<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="bbPress" -->

<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
>

<channel>
<title>Bilgi Ansiklopedisi: Son Gönderilenler</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/</link>
<description>Bilimsel Bilgiler...</description>
<language>en</language>
<pubDate>Sat, 31 Jul 2010 09:30:36 +0000</pubDate>

<item>
<title>efsa konu: "Abdülhamitten Teknolojik Ferman"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=91#post-108</link>
<pubDate>Çar, 02 Jun 2010 11:52:51 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">108@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;Abdülhamit’ten teknolojik ferman: GÜLÜMSEYİN ÇEKİYORUM!&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Önce ‘Kızıl Sultan’ vardı. Tarih kitapları onu 33 yıllık istibdat rejimi ile kimilerini fişleyen, kimilerini sürgüne gönderen despot bir padişah portresi olarak sundu.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Derken yaptığı bazı şeylerin kuşkusuz yanlış ancak imparatorluğun o dönem içinde bulunduğu koşullar açısından ‘kaçınılmaz’ olduğunu ileri süren tarihçiler konuşmaya başladı. Sultan II. Abdülhamit ile ilgili ‘bize anlatılan’ tabloya ters tarihî bilgiler gün yüzüne çıkmaya başladı. Operadan hoşlandığını ve polisiye tutkunu olduğunu öğrendik. Şimdi de fotoğraf makinesinin icadından kısa bir süre sonra başta Osmanlı toprakları olmak üzere tüm dünyayı fotoğraf karelerine sığdırarak arşivlediği ortaya çıktı. Saraydan fazla çıkmayan sultan, hem imparatorluğu hem de dünyayı bu fotoğraflardan okumuş. 35 bin kareden oluşan ve dünya mirası açısından da paha biçilmez bir hazine olan arşiv, bugün zamana yenik düşmek üzere. İstanbul Üniversitesi’ne ait rektörlük binasının ikinci katında saklanan 900 parçalık albümdeki fotoğrafların 300’ü tamamen silinmiş durumda. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Müdürü Prof. Dr. Meral Alpay, “Bu albümler devlet eliyle oluşturulmuş ve döneme ait dünyanın en büyük koleksiyonu. Bilgisayar ortamına aktarılmaları gerekiyor. Yoksa bu koleksiyonun hepsi bir gün yok olacak.” şeklinde sitem ediyor. Albümlerin fotoğrafları değil ciltleri bile paha biçilmez nitelikte. Önemli kısmı mücevherlerle kaplı. Ciltler deri ve kadife kumaş üzerine yaldız baskı süslü.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Adı daha ziyade öğrenci olayları ve gösterilerle anılan İstanbul Üniversitesi’ne ait rektörlük binasının ikinci katı paha biçilmez bir hazineye ev sahipliği yapmakta. Sultan Abdülhamit’in 1880’li yıllara ait fotoğraflarla birlikte 35 bin kareden oluşan özel fotoğraf arşivi üniversite kütüphanesinin raflarında saklanıyor. Fotoğraf makinesi icat edildikten sonra Osmanlı topraklarını köşe bucak fotoğraflattıran Sultan Abdülhamit’in 900 parçalık albümü, aynı zamanda döneme ait en büyük koleksiyon. Ancak dünya kültür mirası açısından da paha biçilmez bir değer taşıyan bu albümler, bilgisayar ortamına aktarılmadığı için yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. 300 tanesi şimdiden silinmiş bile. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Müdürü Prof. Dr. Meral Alpay, “Bu albümler devlet eliyle oluşturulmuş ve döneme ait dünyanın en büyük koleksiyonu. Bilgisayar ortamına aktarılmaları gerekiyor. Aksi takdirde bu koleksiyonun hepsi bir gün yok olacak. Fotoğraflar bağırmıyor eskirken. Kaç senede bilemem; ama bu fotoğraflar bir gün elden gidecek.” şeklinde sitem ediyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Albümler, Sultan II. Abdülhamit’in emriyle saray kitaplığı için oluşturulduğundan ‘Yıldız Albümleri’ ya da ‘Abdülhamit Albümleri’ olarak biliniyor. Fotoğraf albümleri fotoğrafçılığın Osmanlı İmparatorluğu’na girmesinden kısa bir süre sonra 1880’den itibaren düzenlenmiş.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bu fotoğrafların bir kısmı saray tarafından dönemin önde gelen fotoğrafçılarına sipariş edildiği gibi, bir kısmı fotoğraf merakı olduğu bilinen padişaha dünyanın dört bir yanındaki profesyonellerden hediye olarak gönderilmiş. Sultan Abdülhamit, gelen hediyelerin hiçbirini karşılıksız bırakmamış; bazen para göndermiş, bazen teşekkür etmiş. Saraydan fazla çıkmayan sultan, hem imparatorluğu hem de dünyayı fotoğraflarla okumuş.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Deniz Kuvvetleri gemi fotoğraflarını satın aldı&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Prof. Alpay’ın ifadesiyle bazı fotoğraflar ‘kitap’ gibi. Tek bir karede, tarihin bir dönemine ışık tutmak mümkün. Bu yüzden Alpay, “Tek tek fotoğraflara baktığımda çok heyecanlanıyorum. Hepsi tarihî bir belge niteliğinde. Bu yüzden Deniz Kuvvetleri, yüklü miktarda ödeme yaparak yok olmadan önce kendisi ile ilgili bütün fotoğrafları arşivine aldı. Çünkü binlerce geminin fotoğrafı mevcuttu. Harbiye Askeri Müzesi, Mehter Takımı’nın tarihî fotoğraflarını satın aldı. Şimdi de Ortadoğu ile ilgili fotoğraflara rağbet var. Fotoğrafları bugünkülerle karşılaştırdığınızda alın size tapu senedi.” diyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sadece gemi veya askerî fotoğraflar ilgi çekmiyor. Boğaz’daki yalı ve köşklerin de talipleri var. Örneğin, Koç ve Sabancı aileleri yaptırdıkları tarihî yalı ve köşkleri, bu fotoğraflar sayesinden yeniden orijinaline uygun olarak hayata geçirebilmiş.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, fotoğraf başına 10 YTL. ücret alıyor. Üç senede iki bin fotoğraf talebi olmuş. İki bin adet fotoğrafın CD’ye aktarıldığı göz önüne alınırsa geriye bilgisayar ortamına aktarılması gereken 33 bin kare fotoğraf kalıyor. Emeklilik günlerini sayan Alpay, “Önemli bir işe başlamadan gidiyorum. gidiyorum.” diyor üzgün bir ses tonuyla.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Dünyanın gözü bu fotoğraflarda&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Engin Özendes (Yazar): Sultan Abdülhamit, dünyada fotoğrafa en fazla değer vermiş ve en fazla katkısı olmuş bir insan. Kendisi de amatör bir fotoğrafçı. Ayrıca çok iyi bir fizyonomist. Harbiye Mektebi’ne alınacak öğrencileri aile fotoğraflarından seçermiş. Abdülhamit’in kendisi yazılı metinlerden çok fotoğraflardan istifade edermiş. Karakol açılışlarına bile fotoğrafçı gönderiyordu. Özellikle askerî fotoğrafçıları kullanıyor. Savaş sonrası yıkımları görmek için, Balkan Savaşları’nı görüntülemek için adamlar göndermiş. Bunun yanı sıra fotoğraf çekenlerin arasında profesyonel stüdyo sultan fotoğrafçıları da var. Fotoğrafla ilgili dünyadaki bütün kurumların gözü bu fotoğrafların üzerinde. Dijital fotoğrafı kötü bir koşulda saklamayın o da uçar. Zamanla bunlar mantar üretir o fotoğrafı yok eder. Orijinalleri çok ciddi koruma altına almak gerekir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Albümler mücevher kaplı&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Abdülhamit albümlerinin sadece fotoğrafları değil, albümlerin ciltleri bile paha biçilmez nitelikte. Önemli kısmı mücevherlerle kaplı. Özenle hazırlanmış Yıldız Albümleri’nde ciltlerin büyük bir çoğunluğu deri ve kadife kumaş üzerine yaldız baskı süslü. Ciltlerin üzerinde II. Abdülhamit’in tuğrası bulunuyor. İçleri atlas ve kumaşla kaplı, bazıları ise muhafazalı. Albümler genellikle 10-80 fotoğraf içeriyor. Bir fotoğraflı albüm olduğu gibi 500 fotoğraf içeren albüm de var. Fotoğrafların hemen hemen hepsi paspartulu, cetvelli ve süslü. Albümlerin bir bölümünde fotoğrafçı, düzenleyen ve ciltçi adları bulunuyor. Biri İstanbul, ikisi Mısır’a ait olan üç albüm renkli.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Fotoğraf, Abdülaziz ile birlikte saraya giriyor&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Saray ilk kez Sultan Abdülaziz döneminde fotoğrafa el atıyor. 1864 yılında sarayın kapıları fotoğrafçılara açılıyor. İlk fotoğraflar Kırım Savaşı’na ait. Bunu Sultan Abdülaziz’in Avrupa seyahatine yönelik fotoğraflar takip ediyor. Ancak Osmanlı topraklarındaki tarihî eserler başta olmak üzere tüm dünyayı arşivlemek Sultan Abdülhamit’e nasip oluyor. Yıldız Albümleri’nde öncelikle Osmanlı’nın başkentiyle çeşitli eyaletlerinin değişik yönlerini izlemek mümkün. Ayrıca dönemin yabancı devlet başkanlarının imparatorluğu ziyaretleri, din ve devlet büyükleri, şehzade ve sultanlar, askerler de var fotoğraflarda. Zamanın teknoloji ve uygulamalı bilimlerini sergileyen fotoğraflarda silah ve çeşitli sanayi ürünleri, makineler, demiryolu, lokomotifler, gemiler yer almakta. Bir grup albümde Osmanlı sınırlarının dışına çıkarak ABD, Japonya, Avrupa ve Uzakdoğu’yu belgelemiş. Albümler 1925 yılında Atatürk’ün emriyle İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ne taşınmış.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Fotoğraftaki kayıplar saklama koşuluna bağlı&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Prof. Sabit Kalfagil (Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Üyesi): Fotoğraf görüntüsündeki kayıplar, tespit işleminden, yıkama yönteminden veya saklama koşullarında kaynaklı olabilir. Yıkama aşamasında kısa yıkamalar bozulmalara sebep olabilir. Banyo aşamasının hangisinde noksanlık olduğunu bilemeyiz bu faktörlerden herhangi birinden kaynaklı olabilir. Fotoğraftaki kayıplar saklama koşullarından da kaynaklanabilir. Sıcaklığı ve nemi kontrol edilebilir bir ortamda saklanmalı ve dijital ortama aktarılmalı.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Abdülhamit, tanıtım için albüm hazırlatmış&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;British Museum ve Library of Congress ve Bibliotheque Nationale, İstanbul Üniversitesi’nin dışındaki en zengin Yıldız Albümleri koleksiyonuna sahip. Bunun da sebebi Osmanlı Devleti’nin propagandasını yapmak amacıyla 1890’lı yıllarda ABD başkanı, İngiliz kraliçesi ve Fransız imparatoruna 200 adet fotoğraf gönderilmesi. Bu fotoğraflar bugün, dünyanın önde gelen kütüphanelerinde itina ile saklanıyor. Şinasi ve Gönül Alpay Tekin çifti 1988 yılında, bu fotoğrafları bir dergidetoplamayı başardı. Harvard Üniversitesi yayınlarından çıkan derginin kapağında Abdülhamit’in tuğrası bulunuyor.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Hukuk ve Ahlak Nedir?"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=90#post-107</link>
<pubDate>Çar, 02 Jun 2010 11:33:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">107@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;&#34;İyi ahlak için iyi yasalar gereklidir. Yasalar da iyi ahlak olmadan korunamaz.&#34; Niccolo Machiavelli Hukuk ve ahlak arasındaki benzerlik ve yakın ilişkiden önce ikisi arasındaki farklılığı ortaya koymak gereklidir. Hukukun amacı adaleti gerçekleştirmektir. Buna karşın ahlakın amacı &#34;iyi&#34; yi gerçekleştirmek, ya da iyiye ve doğruya ulaşmaktır. İnsanlık tarihi boyunca temel ahlaki değerlerin bir çoğu zaman içerisinde hukuki norm haline gelmiştir. Kanunlar genellikle yapılmaması gereken insan eylem ve davranışlarını belirlemiş ve sınırlamıştır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Hukuk ve Ahlak Nedir?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;&#34;İyi ahlak için iyi yasalar gereklidir. Yasalar da iyi ahlak olmadan korunamaz.&#34;&#60;br /&#62;
Niccolo Machiavelli&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Hukuk ve ahlak arasındaki benzerlik ve yakın ilişkiden önce ikisi arasındaki farklılığı ortaya koymak gereklidir. Hukukun amacı adaleti gerçekleştirmektir. Buna karşın ahlakın amacı &#34;iyi&#34; yi gerçekleştirmek, ya da iyiye ve doğruya ulaşmaktır. İnsanlık tarihi boyunca temel ahlaki değerlerin bir çoğu zaman içerisinde hukuki norm haline gelmiştir. Kanunlar genellikle yapılmaması gereken insan eylem ve davranışlarını belirlemiş ve sınırlamıştır. Bir başka ifadeyle, insanların eylem ve davranışlarının ahlaki ölçüleri, hukuksal norm haline dönüştürülmüştür. Ancak hukuk ve ahlak arasında öteden beri bir çatışma süregelmektedir. Temel sorun şudur; acaba ahlaki değer yargılarının temel koruyucusu hukuk mu olmalıdır? Devlet bir takım kurallar koyarak ahlaki tesis edebilir mi?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Hukuk insanların gerek birbirleri ve gerekse devletle olan ilişkilerinde uyulması gereken kuralları belirler ve bunları yaptırıma bağlar. Hukukta &#34;yaptırım gücü&#34; toplumda yanlışları ve kötülükleri cezalandırır. Bu bakımdan hukuk kuralları ile ahlaki değerler korunabilir. Ancak, sorun her zaman bir kanun ile çözümlenmeyebilir. Kanunun gücü bazen belirli kişi ve/veya gruplara karşı etkili olmayabilir veya işletilemeyebilir. Bu bakımdan ahlakın tesisi, kanun dışında vicdan ile de yakından ilişkilidir. Vicdan, ahlaki değer yargılarını bir yaptırım gücü olmaksızın korur ve gözetir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Ahlak ve hukuk arasındaki benzerlik ve farklılıkları da kısaca ele almakta yarar bulunmaktadır. Ahlak ve hukuk arasında başlıca farklılık ve benzerlikler şunlardır:&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;· Hukuk kuralları, insanların davranış ve eylemlerini düzenler ve bazı sınırlamalar getirir. Hukuk kurallarının yaptırımı sözkonusudur. Ahlak kuralları da insan davranış ve eylemlerini sınırlandırır, ancak hukuk kurallarından farklı olarak ahlak kurallarının yaptırımı yoktur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;· Hukuk kuralları yazılıdır. Oysa, ahlak kuralları çoğunlukla yazılı olmayan normlardır. Bu ayrımın günümüz açısından giderek ortadan kalktığını görmekteyiz. Zira günümüzde çeşitli meslekler için ahlak kuralları (code of ethics) giderek yazılı bir hale gelmektedir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;· Hukuk kuralları &#34;dışa yönelik&#34;tir. Daha açık bir ifadeyle, hukuk kurallarının amacı insan eylem ve davranışları sonucunda başka insanların zarar görmesini engellemektir. Ahlak kuralları ise daha ziyade &#34;içe yönelik&#34;tir. Ahlak kurallarında kişilerin ya da organizasyonların kendi kendilerini kontrol etmeleri ve ahlaki olmayan davranışlarını sınırlandırmaları geçerlidir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;· Hukuk kuralları devlet tarafından oluşturulur. Ahlak kuralları ise devlet yanı sıra diğer organizasyonlar tarafından da oluşturulabilir. Örneğin, siyasal ahlaka ilişkin kurallar ve normlar devlet tarafından oluşturulur. Buna karşın, ahlak kuralları devlet tarafından oluşturulacağı gibi bağımsız sivil toplum kuruluşları ve özel organizasyonlar tarafından da oluşturulabilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;· Hukuk, &#34;resmi ahlak kuralları&#34;dır. Ahlak ise hukuk kurallarından farklı olarak genellikle gayri resmi kurallardır. Örneğin, vergi kanunları vergi kaçakçılığını gayri ahlaki bir davranış olarak kabul etmekle kalmaz, aynı zamanda yaptırımlar (hapis cezası, vergi cezası vs.) öngörür. Ahlak ise vergi kaçakçılığının sadece yanlış bir davranış olduğunu belirtir. Yani, hukuk resmi; ahlak ise gayri resmi kurallar bütünüdür.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Rüya ve Bilinçaltı"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=89#post-106</link>
<pubDate>Çar, 02 Jun 2010 11:26:36 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">106@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;Takıntılarından ve yarattığı sorunlardan kurtulmak için... Rüya analiziyle terapi; Daha mutlu, başarılı ve güçlük olmak istiyorsanız, insanlarla daha iyi iletişim kurmaya çalışıyorsanız, öncelikle bilinçaltındaki takıntılarınızdan kurtulmalısınız. Bunun yolu da, rüyalarınız aracılığıyla alt beyninizin farkına varmanızdan geçiyor. Rüya analiziyle bunu gerçekleştirmeniz mümkün...&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Takıntılarından ve yarattığı sorunlardan kurtulmak için...&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Rüya analiziyle terapi&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Daha mutlu, başarılı ve güçlük olmak istiyorsanız, insanlarla daha iyi iletişim kurmaya çalışıyorsanız, öncelikle bilinçaltındaki takıntılarınızdan kurtulmalısınız. Bunun yolu da, rüyalarınız aracılığıyla alt beyninizin farkına varmanızdan geçiyor. Rüya analiziyle bunu gerçekleştirmeniz mümkün...&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;RÜYA: &#34;Yoldayım. Yanımda küçük kızım ile onun yanında bir çocuk daha var. Kız mı oğlan mı bilmiyorum. S. (komşum) ile karşılıklı konuşuyoruz. Onun yüzünde birden kendi yüzümü görüyorum. Zaman zaman S. oluyor, zaman zaman ben oluyorum. Saçlarım omuzlarımda (daha kısadır). Fön çekmişim ve çok güzelim. Yüzüm pırıl pırıl, aydınlık.&#34;&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;ANALİZ: Komşusunun dişi güce ulaştığını (vajinal orgazmı bildiğini) kabul ederek onu kıskanıyor ve kendisini onun yerine geçiriyor. Vajinal orgazmı öğrenip, dişi güce ulaştığında pırıl pırıl ve aydınlık olacağına alt beyin sistemi de ikna olmuş. Tipik bir iyileşme rüyası...&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Okuduğunuz paragraf, kitaplardan edindiğimiz tipik bir rüya tabiri değil, uzmanlık alanı uyku &#34;psikofizyolojisi&#34; olan Psikiyatrist Doç. Dr. Nusret Kaya'nın kaleme aldığı &#34;İyileşme Kitabı&#34;nda yer alan bir rüya analizi. O &#34;alt beyin&#34; ile &#34;üst beyin&#34; arasında oluşan ve rüyalara yansıyan &#34;takıntılarımızı&#34; rüya analizleriyle ortadan kaldırarak bilincimizi yeniden kaynağına doğru açmayı hedefliyor. Ancak, altını önemle çizmekte yarar görüyoruz: Rüya analizini, rüya tabiri veya yorumuyla karıştırmamanız gerekiyor. Batı'da pek çok psikiyatristin uyguladığı &#34;Rüya Analizi&#34;, başlı başına bir bilim dalı. Peki, rüyalarımız hem ruhsal sağlığımız hem de insanlar arası iletişimde neden bu denli önem taşıyor?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Rüyalar mesaj gönderiyor...&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Rüyalar, alt beyin ve şuuraltı sistemlerinin özel bir evrensel sembol diliyle üst beyne verdiği mesajları içeriyor. Şuuraltı ve alt beyin sistemleri rüyayı görüyor, üst beyin sistemi hatırlıyor ve yazıyor. Böylece en azından alt ve üst beyin arasında bir temas kuruluyor. Bu mesajları şu şekilde özetleyebiliriz: Üst beyne yani, farkında olduğumuz üstteki kişiliğe &#34;Senin beyninin derinliklerinde şu şu takıntılar var. Bunları halledemezsen, o muhteşem alt beyinsel enerjini sağlıklı olarak kullanamazsın&#34; diyor rüyalarımız. Dolayısıyla rüyalarınız çözümlenerek daha huzurlu, daha enerjik olmanız sağlanıyor. Rüya görmediğinizi düşünüyorsanız, kesinlikle yanılıyorsunuz. Çünkü, her insan her gece rüya görüyor. Rüyalarınızı hatırlamaya özen gösterirseniz, mutlaka hatırlarsınız.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Üst beyin önemli, ancak...&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Doç. Dr. Nusret Kaya, beyni, &#34;sağ ve sol&#34; yerine, &#34;üst ve alt beyin&#34; olarak tanımlıyor. Bir de bu ikisinin arasında Nusret Kaya'nın ilkel libido seviyesi olarak tanımladığı bir tabaka mevcut. Üst beyin, bir milimetre kalınlığında, girintili-çıkıntılı, kabuk görünümlü, gri hücrelerden oluşan bir yapı. Tıptaki adı da &#34;korteks&#34; Beynin her iki yarım küresini de kaplayan, bir buçuk metrekarelik bir zar. Bu bölümün maksimum kapasitesi yüzde 28. İşte biz bu korteksle, yani üst beynimizle okuyoruz, yazıyoruz, düşünüyoruz, çalışıyoruz, konuşuyoruz, para kazanıyoruz... Dolayısıyla, genelde baktığımız zaman, bir üst beyin dünyası mevcut. Hepimiz konuşuyor, ancak hiçbirimiz kolay kolay birbirimizi anlamıyoruz. Neden mi? Çünkü, üst beyin genelde zeka, para ve şekille ilgili ve biz tüm beynimizi üst beynimiz sanıyoruz. Oysa, mutlaka alt beynimizin farkına varmamız, ona ulaşmamızı engelleyen takıntılarımızın neler olduğunu bilmemiz gerekiyor. Ancak şuuraltı denen, Nusret Kaya'nın ise &#34;ilkel libido&#34; olarak adlandırdığı takıntılar yüzünden, alt beynimizle bağlantısız yaşıyoruz. Alt beynin daha huzurlu, başarılı, enerjik olmamız ve insanlarla daha iyi iletişim kurmamız açsısından neden önemli olduğuna gelince...&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Alt beyne ulaşmak şart!&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Nusret Kaya, beynimizi bir buzula, bir Aysberg'e benzetiyor. Buzulun üstünü hepimiz biliyor, görüyoruz. Ama, ondan çok daha büyük ve derin olan, altını görmediğimiz için, daha kapsamlı, daha büyük ve daha derin olduğuna hiçbirimiz inanmıyoruz. İşte, Nusret Kaya'ya göre önemli olan buzulun altını incelemek ve çözümlemeye çalışmak. Kaya, &#34;Biz, tüm beynimizi, korteksin oluşturduğu kadar zannediyoruz. Bence en büyük yanılgımız bu. Korteks dediğimiz, sadece buzulun üstü&#34; diyor. Alt beyin, beynin beyaz hücrelerden oluşan yüzde 72'lik bir bölümü kaplıyor. Üst beynin aksine, duygularımız başta olmak üzere, sezgisel iletişim ve güçlerimiz ise alt beynimizle bağlantılı. Yani, alt beyin, tüm duygularımızın ve içgüdülerimizin kaynağını oluşturuyor. Alt beynin işlevleri bununla da sınırlı değil. Ayrıca, RNA yoluyla atalarımızdan gelen bilgi şifrelerini depoluyor. Bir diğer görevi de; iç organlarımızı çalıştırmak. Otonom sinir sistemi dediğimiz kalbimizin çarpması, bağırsaklarımızın çalışması, tansiyonumuz tüm bunları düzenliyor. Dolayısıyla, alt beyin çok daha kapsamlı, çok daha güçlü özellikler taşıyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Takıntılardan kurtulmalı ama nasıl?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Nusret Kaya'ya göre insanların büyük çoğunluğu neredeyse yüzde 99'u alt beyni kullanmıyor. Çünkü, üst beyin ve alt beynin ortasında şuuraltı var. Burada seksüel içerikli takıntılarımız yer alıyor. Bu takıntılardan kurtulamazsak, ömür boyunca alt ve üst beyin bağlantısı kurulamıyor, alt beyindeki koca bir hazine kaybedilebiliyor. Burada esas olan üst beyni devre dışı bırakıp, alt beyne olumlu telkinler yapmak. Bu konuda Batı'da psikoanaliz yoluyla, rüya analizi ve serbest çağrışım metoduyla üst beyin devre dışı bırakılarak alt beyne inmeye çalışılıyor. İşte, rüya analizleriyle bu takıntılardan kurtularak beynin iki bölümünün bağlantısı sağlanıyor. Böylece üst beyinler daha güçlü oluyor. Bu da mutluluk, başarı, yaratıcılık, güç ve barış anlamına geliyor.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Mevlana Celaleddin Rumi ve Felsefesi"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=88#post-105</link>
<pubDate>Çar, 02 Jun 2010 11:13:53 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">105@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;Mevlana Celaleddin Rumi 1207 yılında Horasan’da doğdu. İlk derslerini bilginler sultanı ismiyle anılan babası Bahaeddin Veled’ten aldı. Tasavvuf düşüncesiyle iç içe büyüyen Mevlana bir Ahi olan Şems Tebrizi ile karşılaşınca kendi düşünceleri de şekillenmeye başladı. Mevlana Kur’an’a hayrandı. “Ben Kuran’ın bendesiyim” demekten hoşlanıyordu.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bunun yanında, devrinin bütün sanat ve bilim hareketlerini takip ediyor, hadis, fıkıh gibi İslam bilgileri konularında çağının rakipsiz uzmanı sayılıyordu. Mevlana,  13. yüzyılda Moğol akınları yüzünden sarsılan Anadolu’nun acısını, insanlığı, hoşgörüyü ve barışı temel alan felsefesiyle hafifletti, yaraları sardı.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Mevlana felsefesinin temelinde aşk vardır. Mevlana’ya göre tanrıya ulaşmak için gerekli olan en önemli şey aşktır. Bir bitki hayvan da sevebilir; ancak, hem bedeniyle, hem bilinciyle, hem düşüncesiyle, hem de belleğiyle sevebilen tek varlık insandır. Mevlana bir kadına duyulan aşkı yüceltir; çünkü, bir başkasını seven insan kendisini, tüm insanlığı, evreni ve tanrıyı sevebilir. Mevlana, tüm insanlığa derin bir sevgi beslemiştir. “İnsan bir hamur teknesi boyundadır ama herşeyden, her varlıktan yücedir.&#34; diyen Mevlana, insan sevgisini bir aşka, tutkuya dönüştürmüştür. Mevlana, insanı yüceltmiş ve buna temel olarak insanın yaratıcı  hürriyetini ve yapıp-edici iradesini göstermiştir. Mevlana insana verdiği önemi Divan-ı Kebir’ deki şu gazeliyle anlatmıştır :&#60;br /&#62;
“ Nice dilekleriniz var, bağış istemedesiniz; bir kendinize&#60;br /&#62;
gelin artık, bağışın ta kendisi sizsiniz.&#60;br /&#62;
Gece gündüz kavuşup buluşma aşkındasınız; fakat&#60;br /&#62;
kavuşmanın da ışığı sizsiniz, buluşmanın da; bundan&#60;br /&#62;
haberiniz yok, bunu anlamıyorsunuz.”&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Mevlana’ nın sevgisi evrenseldir, ırk,din,dil ayrımı yapmadan tüm insanları kapsar. O tasavvuf inancını sadece bir nazariye olarak benimsememiş, günlük hayatına da mal etmişti.  Mevlana, çocuklara, hastalara, kadınlara, yoksullara saygı gösterir, vefa duyardı. Mesela kadına büyük önem vermekte,“Sizler kadının kapanmasını istedikçe, herkeste onu görme isteğini kamçılamış olursunuz. Bir erkek gibi, bir kadının da yüreği iyiyse, sen hangi yasağı uygulasan da o iyilik yoluna gidecektir. Yüreğin kötüyse, ne yaparsan yap, onu hiçbir şekilde etkileyemezsin&#34; diyerek erkekle eşit olduğunu savunmaktaydı.. Mevlana sevgisini diğer din ve ırklardan olanlara da göstermiştir. Nitekim, öğrencileri arasında Müslümanlar, Yahudiler, Hıristiyanlar, Rumlar, İranlılar, Araplar, Ermeniler, Türkler bulunmaktaydı. Mevlana, tüm dinleri bir görmekte, dinler arası ayrılığın Tanrı ile bağdaşmayacağını düşünüyordu. Sonuçta asıl mesele insandı ve dinler,felsefeler ve ahlak sistemleri insanı daha mutlu, daha değerli yapma yolundaki vasıtalardı.  O'na göre tüm insanlar, Allah'nın bir görüntüsüydü. İnsanlar arasında ayrım yapmak, Allah'a saygısızlıktan başka birşey değildi.  Mevlana, bu düşüncelerini Mesnevi adlı eserinde toplamıştır:&#60;br /&#62;
“ Beri gel, daha beri, daha beri&#60;br /&#62;
  Bu yol vuruculuk nereye dek böyle?&#60;br /&#62;
  Bu hır-gür, bu kavga nereye dek?&#60;br /&#62;
  Sen bensin işte, ben senim işte&#60;br /&#62;
  Ne diye bu direnme böyle?&#60;br /&#62;
  Ne diye aydınlıktan kaçar aydınlık, ne diye?&#60;br /&#62;
  Topumuz bir tek olgun kişiyiz, bir tek&#60;br /&#62;
  Ne diye böyle şaşı olmuşuz, ne diye?&#60;br /&#62;
  Zengin yoksulu hor görür, ne diye?&#60;br /&#62;
  Sağ soluna yan bakar, ne diye?&#60;br /&#62;
  İkisi de senin elin, ikisi de&#60;br /&#62;
  Peki kutlu ne, kutsuz ne?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;  .....&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;  Dünyada nice diller var, nice diller&#60;br /&#62;
  Ama hepsinde de anlam bir&#60;br /&#62;
  Sen kapları, testileri hele bir kır&#60;br /&#62;
  Sular nasıl bir yol tutar gider&#60;br /&#62;
  Hele birliğe ulaş, kavgayı, hır-gürü bırak&#60;br /&#62;
  Can nasıl koşar, bunu canlara iletir.”&#60;br /&#62;
Mevlana, bu dizelerle tüm insanlığı barışa ve birliğe davet etmektedir. Mesnevisinde zengin- fakir gibi ayrımların anlamsızlığına dikkat çekmiş, kavgaların bitmesiyle insanların birleşeceğini vurgulamıştır.  O’na  göre bütün illetlerin devası sevgidir ve insanların en hayırlısı insana ve insanlığa faydası olandır. Mevlana’ nın bu yüce sevgisi insanlara hoşgörüyle yaklaşmasını sağlamıştır. Bu hoşgörüsünü şöyle ifade etmiştir:&#60;br /&#62;
“ Gel ne olursan ol, gel&#60;br /&#62;
İster tanrı tanımaz, ister ateşe tapar,&#60;br /&#62;
İster bin kez tövbeni bozmuş ol&#60;br /&#62;
Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değil,&#60;br /&#62;
Gel ne olursan ol, gel ”&#60;br /&#62;
Mevlana bu sözleriyle insanların yüreğine ışık saçmış, insanlar arası her türlü ayrımı ortadan kaldıran felsefesiyle yürekleri fethetmiştir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Mevlana felsefesinin bir başka özelliği de mala ve mülke önem vermemesiydi. Ne var ki bu düşüncenin temelinde maddeye sırt dönmek ve ona el sürmemek değil, maddenin üstüne çıkmak vardır. Yani kötü görülen sahip olmak değil, sahip olduğumuz şeylerin kölesi haline gelmektir. “ Elinizde olsun ama gönlünüzde olmasın.” sözü ile Mevlana’nın anlatmak istediği budur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Mevlana Felsefesinin Günümüze Etkileri: &#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Ölümünden sonra yaklaşık sekiz yüzyıl geçmesine rağmen Mevlana unutulmamış, felsefesi kaybolmamıştır. Günümüzde, Mevlana’nın görüşlerini temel alarak kurulan Mesneviliğe tüm dünyada gönül veren insanlar vardır. Her yıl, Türkiye‘ de birçok ülkeden katılımcıyla Mevlana günü düzenlenmekte, O’ nun felsefesi ve eserleri tartışılmaktadır. Mevlana ölümünden sonra da insanları etkilemeye devam etmiştir. Bu insanlarda biri de Atatürk’ tür. Tanrı ve insana duyduğu engin sevgiyi sanatla besleyip geliştiren Mevlana felsefesinden etkilenen ve en iyi biçimde özümseyen Yüce Atatürk, Mevlana'yı, “İslamiyeti Türk ruhuna uyduran büyük bir reformist” olarak nitelemektedir  Bugün, Mevlana hakkında yazılmış binlerce kitap, makale ve araştırma vardır. Günümüzün en gelişmiş iletişim sistemi olan internette Mevlana hakkında on binden fazla kaynak bulunmaktadır. Bütün bunlar Mevlana’ nın düşüncelerinin günümüzde de geçerliliğini koruduğunun kanıtıdır. Mevlana’ nın unutulmamış olmasının en önemli nedenleri, düşüncelerinin evrensel olması ve düşüncelerini şiir yoluyla usta bir biçimde sunmasıdır.    &#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Dediğimiz gibi Mevlana’nın felsefesi günümüzde de artan bir önemle varlığını sürdürmektedir. Ne yazık ki, geçen sekiz yüzyıl sonunda savaşlar ve kavgalar son bulmamış, Mevlana’nın sevgi ve hoşgörüyle son vermek istediği kin ve nefret varlığını sürdürmüştür. Bugün dünyamızın birçok yerinde var olan ve insanlığı etkileyen ırkçılığa, şiddet ve hoşgörüsüzlüğe karşı; Mevlana'nın hoşgörülü ve barışçı felsefesi benimsenirse, evrensel barış bizlere çok uzak olmayacaktır. Özellikle, terör ve savaşın yoğun bir şekilde hissedildiği şu günlerde Mevlana düşüncesinin önemi daha çok ortaya çıkmaktadır. Mevlana’nın çok önem verdiği ve tutkuyla bağlandığı insanlar, hala bu sevgiyi ve hoşgörüyü anlayamamış, kendi hayatlarına uygulayamamışlardır. Bu sebeple Mevlana felsefesinin tüm dünyaya tanıtımı ayrı bir önem kazanmıştır. Günümüzde artık insanların farklılıklarına hoşgörüyle bakabilmeyi ve birbirlerini sevebilmeyi öğrenmeleri gerekmektedir. Bunun için de Anadolu hümanizminin kurucusu olan Mevlana öğretisi yaygınlaşmalıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Mevlana ve felsefesi, bugün onu sevenlerin kalplerinde varlığını sürdürmektedir. Zaten kendidisi de bunun farkındadır:&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;“ Mezarımızı yerde aramayınız, bizim mezarımız bizi sevenlerin gönlündedir.”
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>HANF konu: "SAKKARİTLERİN ELDESİ"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=87#post-104</link>
<pubDate>Sal, 20 Apr 2010 18:52:10 +0000</pubDate>
<dc:creator>HANF</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">104@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;TOPRAKTAN SAKKARİT ELDESİ NASIL OLUR?
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Kuantum Fiziği ve Schrödinger'in Kedisi"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=86#post-103</link>
<pubDate>Çar, 07 Apr 2010 16:28:41 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">103@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;&#60;img src=&#34;http://t1.gstatic.com/images?q=tbn:EDWNXc00HtNPjM:http://physicsweb.org/objects/world/12/12/19/pw1212191.gif&#34; /&#62;&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Kuantum fiziği ne kendinden önce çığır aşmış olan Newton yasalarına ne de arşimetin kanunlarına benzer..&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Kuantum fiziğinde felsefe ile fizik birbiri içine girmiştir.Yani kuantum fiziği aynı zamanda sosyal bilimlerin de ilham aldığı bir kuram haline dönüşmüştür.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bundan önce nedensellik ve kesinlik ön plandaydı.Yani determinist bir düşünce egemendi.Nedensellik sonuca ulaşmak için araç olarak kullanılırdı.Kuantum fiziği bunun tam tersini söyler.Kuantum fiziğinde mutlak doğrular yoktur.Hiçbirşeye kesin diyemeyiz.Fakat elde ettiğimiz gözlemler sonucunda istatistiki verilerdende yararlanarak bir şeyin ne olduğunu ya da olacağını tahmin etmeye çalışırız.Hatta bu tahminimizinde doğru olup olmadığı belli değildir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Pavlov’un köpeği Arşimet’in tası,Newton’un elması gibi Kuantum Fiziği denince de akla Schrödinger'in Kedisi gelir..&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Schrödinger'in Kedisi Schrödinger'in beyin jimnasitiğini anlatır.Yani aslında olmayan bir kedidir.Daha doğrusu olup olmaması önemli olmayan bir kedi.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Schrödinger'in Kedisi aynı zamanda yine zekasıyla derin bilgi deneyim ve fikirleriyle bilinen Alev Alatlı’nın bir romanına da ismini vermiştir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Schrödinger'in Kedisi düşünsel deneyi bize Kuantum fiziği hakkında ipuçları verir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Dalga işlevinin formülleştiren Erwin Schrödinger,düşünsel bir deney tasarladı.Bu deneyde, bir kedi, kapalı bir kutunun içine yerleştiriliyor ve yanındada, uranyum gibi beta bozunması yapan radyoaktif bir maddenin yapacağı ışınıma bağlı olarak çalışan bir mekanizma yerleştiriliyordu. bu mekanizmaya göre, eğer yayılan beta parçacığı, detektöre çarparsa, yayılacak olan zehirli bir gaz kediyi öldürecek, beta parçacığı yayılmazsa, kedi canlı kalacaktır. Eğer dışarıdan bir gözlemci, kutunun içerisini görmeden bir tahminde bulunursa, (beta bozunumu olasılığı %50 olduğundan) kedinin canlı mı yoksa ölü mü olduğunu&#60;br /&#62;
söyleyemeyecektir. ona göre, kedi %50 canlı, %50 ise ölüdür. yani, kedi eşit oranda canlı ve ölü olma şansına sahiptir. işin tuhafı, kedi görülmediği (gözlemlenmediği) sürece, her iki olasılık da aynı oranda gerçektir. yani kedi, aynı oranda hem canlı,hem de ölüdür! eğer gözlemci, gidip kutuyu açarsa, işte bu durumda, kedi “ya ölü, ya da canlı” olarak karşısına çıkacaktır ki, gözlemcinin bu müdahalesi, ortam şartlarını değiştirmiş ve olasılıklardan birinin “gerçekleşmesine” neden olmuştur. işte, gözlem sonucu ortaya çıkan ve belki de maddi dünyayı algılama biçimimize temel olan bu durum “dalga işlevinin çökmesi*” olarak bilinir (bu düşünce deneyi çok kaba olarak, mikroskobik bir hadiseyi makroskobik boyuta taşımak için düşünülmüştür; gerçekte böyle bir deney yapılamaz). kutu açılmadan önceki durum için, kuantum fizikçileri, kedinin hem ölü, hem de canlı olduğu bir üçüncü olasılığın da var olması gerektiğini söylerler. böyle bir olasılık, aynen elektronlarda, fotonlarda ve&#60;br /&#62;
diğer tüm atom altı parçacıklarda gözlenen ikili (hem dalga hem parçacık) yapıdan kaynaklanan dalga işlevinin bir özelliğidir ve evrenin temel kanunlarından birini oluşturur. gözlemci devreye girdiğinde ise, algılanamaz olan bu durum, algılanabilir olan iki (ya da daha fazla) olasılıktan birine doğru “çöker.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yani kedinin eşit olarak ölme şansının olduğu bir ortamda olay gerçekleşmiş olsa ve gerçekleşen doğru ne olursa olsun bilmeyen için bu olayın olma olaslığı %50 dir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bu konu dikkatimi oldukça çekiyordu kısmet bugüneymiş.Mevzuda&#60;br /&#62;
Zekası şu an bilinen en yüksek insanlardan biri olan Stefan Hawking şöyle diyor:&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Kanımca, modelden bağımsız bir gerçekliğe karşı dile getirilmeyen inanç, bilim felsefecilerinin kuantum mekaniği ve belirsizlik ilkesi konusunda karışlaştıkları güçlüklerin altındaki nedendir. Schrödinger'in kedisi denen ünlü bir düşünce deneyi vardır. Bir kedi kapalı bir kutunun içine yerleştirilir. Ona yönelik bir silah vardır ve belirli bir yönde bir radyoaktif çekirdek bozunursa silah ateş alacaktır, bunun gerçekleşmesinin olasılığı yüzde 50′dir. (Bugün, yalnızca bir düşünce deneyi olarak bile, hiç kimse böyle bir şey önermeye cesaret edemez, fakat Schrödinger'in zamanında hayvanların özgürlüğü kavramı henüz duyulmamıştı).&#60;br /&#62;
Eğer biri kutuyu açarsa kediyi ya ölü ya canlı bulacaktır. Fakat kutu açılmadan önce kedinin kuantum durumu ölü kedi durumuyla kedinin canlı olduğu durumun bir karışımı olacaktır. Bazı bilim felsefecileri, bunun kabul edilmesini çok güç bulurlar. İnsanın yarı hamile olabilmesinden öte kedinin yarı vurulmuş,yarı vurulmamış olması mümkün değildir Onların içinde bulundukları güçlük,dolaylı olarak bir nesnenin belirli bir tek geçmişe sahip olduğu klasik bir gerçeklik kavramını kullanmalarından kaynaklanır. Kuantum mekaniğinin temeli, farklı bir gerçeklik görüşüne sahip olmasıdır. Bu görüşte bir nesne yalnızca bir tek geçmişe değil,mümkün olan tüm geçmişlere sahiptir. Çoğu durumda belirli bir geçmişe sahip olma olasılığı,biraz farklı bir geçmişe sahip olma olasılığını siler,fakat belli durumlarda komşu geçmişlerin olasılıkları birbirini güçlendirir. Nesnenin geçmişi olarak gözlemlediğimiz şey, bu güçlendirilmiş geçmişlerden biridir.&#60;br /&#62;
Schrödinger'in Kedisi durumunda güçlendirilmiş olan iki geçmiş vardır. Birinde kedi vurulmuştur,diğerinde ise canlı kalır. Kuantum kuramında her iki olasılık birlikte varolabilir. Fakat bazı felsefeciler, açıkça belirtmeden kedinin yalnızca bir geçmişi olabileceğini varsaydıkları için kendilerini çıkmazda bulurlar. Her bir parçacığın belirli,tek bir geçmişi olduğu yolundaki varsayıma ilk olarak Feynman karşı çıktı. İkinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda Feynman, parçacıkların uzay-zamanda olası her yol boyunca,bir konumdan diğerine ilerlediği önerisini getirdi. Feynman her bir yörünge ile biri dalganın boyutu-genliği biri de fazı- çukurda ve tepede bulunması- olmak üzere iki sayıyı ilişkilendirdi. A’dan B’ye giden bir parçacığın olasılığı, A ve B’den geçen her olası yolla ilgili dalgaların toplanmasıyla bulunuyordu.Gündelik dünyada nesneler,bize başlangıç ve sonuç hedefleri arasında tek bir yol ,tek bir yörünge izliyormuş gibi görünür. Bu durum Feyman’ın birden fazla geçmiş(ya da geçmişlerin toplamı) kavramıyla uyum gösterir mi? Evet. Çünkü her bir yola sayılar verme kuralı,büyük nesneler için yolların katılımları birleştiğinde,biri dışında bütün yolların birbirini etkisizleştirmesini gerektirir. Yani sonsuz yol çeşitinden sadece biri,makroskopik nesnelerin harekete göz önüne alındığı sürece önemlidir ve bu yörünge de Newton’uun klasik hareket yasalarından ortaya çıkandır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Zamanın doğası fizik kuramlarımızın gerçeklik kavramını belirledikleri bir başka alan örneğidir. Eskiden zamanın sonsuza kadar aktığının açık olduğu düşünülürdü, fakat görelilik kuramı, zamanı uzay ile birleştirmiş ve her ikisinin Evrendeki madde ve enerji tarafından eğrilebileceğini veya bükülebileceğini söylemiştir. Böylece zamanın doğasını kavrayışımız Evrenden bağımız olmaktan onun tarafından şekillenmiş olmaya doğru değişmiştir. O zaman, zamanın belirli bir noktadan önce kolayca tanımlanamayabileceği anlaşılır oldu; zaman içinde geriye gidilirse aşılamaz bir engele, ötesine kimsenin gidemediği bir tekilliğe gelinebilir. Durum böyleyse,kimin veya neyin büyük patlamaya neden olduğunu veya onu yarattığın sormak anlamlı olmaz. Neden olma ve yaratmadan söz etmek, dolaylı olarak, büyük patlama tekilliğinden önce bir zaman olduğunu varsayar. Yirmi beş yıldır, Einstein'ın genel görelilik kuramının zamanın on beş milyar yıl önce bir tekillikte bir başlangıca sahip olması gerektiği kestiriminde bulunduğunu biliyoruz. Fakat felsefeciler, henüz bu fikre ulaşamamışlardır. Onlar hala kuantum mekaniğini altmış beş yıl önce(Hawking bu kitabını 1993′te yazmıştı) atılan temelleri konusunda endişeleniyorlar. Fiziğin keşif alanının daha ileri gittiğini kavramıyorlar.&#60;br /&#62;
Daha da kötüsü, Jim Hartle ve benim Evrenin herhangi bir başlangıç veya sona sahip olamayabileceğini ileri sürdüğümüz matematiksel sanal zaman kavramıdır. Sanal zaman hakkında konuşmam nedeniyle bir bilim felsefecisi bana şiddetle saldırmıştır. O : Sanal zaman gibi bir matematiksel hilenin gerçek Evrenle nasıl bir ilgisi olabilir? demiştir. Kanımca bu felsefeci teknik matematiksel gerçek ve sanal sayılar terimleri ile gerçek ve sanalın günlük dilde kullanılma şeklini birbirine karıştırıyor. Şu sözler benim tezimi açıklar: Kendisini yorumlamakta kullanacağımız bir kuram veya modelden bağımsız olarak neyin gerçek olduğunu nasıl bilebiliriz?&#60;br /&#62;
Evreni yorumlamaya çalışırken karşılaşılan problemleri göstermek için görelilik ve kuantum mekaniğinden örnekler kullandım. Göreliliği ve kuantum mekaniğini anlamanız veya hatta bu kuramların yanlış olmaları önemli değildir. Göstermiş olmayı umduğum şey,bir kuramın bir model olarak değerlendirildiği bir tür pozitif yaklaşımın, en azından bir kuramsal fizikçi için, Evreni anlamanın tek yolu olduğudur. Evrendeki her şeyi tanımlayan tutarlı bir model bulacağımız konusunda umutluyum. Bunu yaparsak bu insan soyu için gerçek bir zafer olacaktır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Kuantum mekaniğinin temel dalga denklemini yazan Erwin Schrödinger(1887 – 1961) de sonraki yorumları kabullenmeyenler arasındadır. Schrödinger, sonuçta kuramdan (gelişmesine katkıda bulunduğuna pişman olduğunu söyleyecek kadar!) soğudu. Bundan sonra o da Albert Einstein gibi kuramın mantıksızlığını, çarpıcı biçimde ortaya koyacak örnekler aramaya koyuldu. 1935′te ortaya koyduğu Schrödinger'in Kedisi adı ile anılan düşünce deneyi bunların en ünlüsüdür. Aynı yıl Einstein, Podolski ve Rosen, EPR Deneyi adıyla bir düşünsel deneyle kuantum kuramının aldığı biçimi eleştirmeye çalıştılar. Ama zaman, Schrödinger’i ve Einstein’i değil, kuantum kuramını haklı çıkardı. Şimdi Schrödinger’in düşünce deneyini görelim.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sağlıklı bir kediyi hava alabilen bir kutu içine koyalım. Kutuda zehirli bir gaz şişesi bulunsun ve bu gazın şişeden salınmasını sağlayacak mekanizma, bozunma yarı ömrü 1 saat olan bir radyoaktif parçacık ile kontrol edilsin. Bu mikroskobik parçacığın davranışını ancak kuantum mekaniği ile ifade edebiliriz, fakat şimdi makroskobik bir sistem olan kedinin kaderi de artık parçacığın davranışına bağlanmış oluyor. Schrödinger'in iddiasına göre 1 saat sonunda kedinin canlı ve ölü olma olasılıkları eşit. Dalga fonksiyonunun anlamı ya bozunma oldu ve kedi öldü ya da olmadı ve kedi hayatta gibi uç iki olasılığı anlatmaktan ibaret değil. Schrödinger'in analizi doğru ise kuantum kuramı, (birisi bakıp durumu bu iki seçenekten birine indirgeyene kadar) kedinin iki durumunun yan yana bulunduğunu söylüyor. Yarı ölü-yarı diri. Schrödinger, bu kadar mantığa zıt bir kuramın düzeltilmeye muhtaç olduğu sonucuna varıyor. Buna karşılık birçok fizikçi (Hawking, Gell-Mann ve başkaları) bu problemin yapay olduğu görüşündeler.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Schrödingerin Kedisi Deneyi Nasıl Yorumlanmalı?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bu deney, mikrodünyaya bağlanmış bir makrodünyanın mikrodünya terimleriyle yorumlanmasıdır. Bir kere atomik ve moleküler dünyanın olasılık düşüncesi makrodünyaya taşınmış bulunuyor. Çünkü gözlem yapmadığımız sürece kenidinin ölü ya da diri olduğunu bilemeyiz.Buradaki yanıt da “Kedi yüzde elli ölü,yüzde elli diri” yorumundan çok, ölü ve diri olma olasılığı eşit anlamına gelmektedir.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Bağışıklık (immun sistem) Yetersizliği"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=85#post-102</link>
<pubDate>Çar, 07 Apr 2010 16:19:23 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">102@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;&#60;img src=&#34;http://t1.gstatic.com/images?q=tbn:7H8N--qtWZFTuM:http://www.detokslife.com/FileUpload/bs3917/File/image4b.jpg&#34; /&#62;&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bağışıklık yetersizliği hastalıkları ortak özellikleri infeksiyona duyarlığın artması olan çeşitli hastalıklardan oluşan bir gruptur. Birincil bağışıklık yetersizliği bağışıklık bozukluğunun olduğu yere göre sınıflanır : B hücresi (antikor yapan hücreler), T hücresi virus ve diğer mikroplarla savaşan ve/veya antikor yapan hücrelere yardım eden hücre), fagositoz (Mikropların savunma hücrelerinin içine alınıp parçalanması) işlemine ve komplemana (bagisiklik sisteminde çeşitli görevleri olan sıvısal proteinler) özgüdür.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Her sistem bağımsız olarak yada bağışıklık sistemlerinden biri veya birkaçıyla birlikte davranabilir. Bağışıklık yetersizliği doğumsal (X genine bağlı antikor yoklugu), edinsel (degisken antikor eksikligi, edinsel bağışıklık yetersizliği sendromu=AIDS) ), dogumsal bir anormalliğe ikincil (DiGeorge sendromu) ya da idiyopatik (sebebi bilinmeyen) olabilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İkincil bağışıklık yetersizliği, bağışıklık dışı hastalıklardan (erken dogum, beslenme yetersizliği, Hodgkin hastalığı), yaralanmalardan (yanıklar, dalağın alınması) yada tedavi sonucu (steroidler, radyasyon, antikanser ilaçlarla) ortaya çıkabilir. Bağışıklık yetersizliği kalıcı yada birincil hastalığın tedavisiyle düzelen tipte olabilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;&#60;strong&#62;BİRİNCİL B HÜCRESİ HASTALIKLARI :&#60;/strong&#62;&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;B hücre bozuklukları kök hücrelerin antikor üreten ve salgılayan plazma hücrelerine olgunlaşmasındaki bozukluklara bağlıdır. Bu bozukluklar B hücre alt grubunda hücreye özgü bozukluklara yada T hücre alt gruplarında düzenleme bozuklukları sonucu bağışıklığın düzenlemesindeki sorunlara bağlı olabilir. Antikor üretim bozuklukları tüm antikorlarda, belirli antikor gruplarında, belirli IgG alt gruplarında eksiklik ya da özgül bir yabancıya yanıtsızlık şeklinde oluşabilir. Antikor üretim bozuklukları doğumsal, geç başlayan , geçici ve ikincil olarak sınıflanabilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;BRUTON HASTALIĞI :&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Doğumsal antikor eksikliği; X genine bağlı geçiş gösterir . Etkilenen erkek bebekler ilk 3-6 ay sağlıklıdırlar, çünkü bu dönemde anneden geçen IgG ile korunmaktadırlar. Semptomlar sık tekrarlayan enfeksiyonlara bağlıdır. Üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları, tekrarlayan sinüzit, orta kulak iltihabı, bronşit ve pnömoni görülür. Adenoidler ve tonsiller (Bademcikler) çok küçüktür veya hiç yoktur. Otoimmün bozukluklar sık görüldüğü gibi kanser riski de artmıştır.Parazitlere bağlı gıdalaraın barsaklardan emilim bozukluğu sık görülür. Yeterli antibiyotik tedavisine rağmen enfeksiyonların tedavi edilememesi bu hastalığı akla getirmelidir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;IgG düzeyleri çocukluk çağında nadiren 200 mg/dl’nin üzerine çıkar.Serum IgA ve IgM genellikle saptanamaz.Hücresel immunite testleri normal olmakla beraber bazı hastalarda kan T lenfositlerinde azalma,mitojenlere karşı lenfosit cevabının bozulması ve T-supresör aktivitesinde artma saptanabilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Tedavide esas olarak antikor içeren preparatların damardan kullanımı ayrıca devamlı antibiyotikle enfeksiyonların önlenmesi mümkündür.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;GEÇİCİ ANTİKOR AZLIĞI :&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Anneden geçen antikorların yıkıldığı ve 4-5. aylarında antikor değerleri düşer. Bu dönemde antikor yapımı da yetersizdir. Tek tanı kriteri düşük antikor düzeyinin daha sonra düzelmesidir. Bakteriyel enfeksiyonlar için yeterli tedavi verilmesinden başka bir tedavi gerektirmez. Hastalara rutin aşılama şeması uygulanmamalıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;HİPER IgM BAĞIŞIKLIK YETERSİZLİĞİ :&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Hastalarda B lenfositleri ve IgM salgılayan plazma hücreleri bulunur. Fakat B hücre farklılaşması yeterli olmayıp nadiren gerekli antikor cevabını oluştururlar. Her iki cinsi de etkiler. Antikor yapan hücrelerde IgM’den sonra gelişim duraklaması vardır. IgG ve IgA tipi antikorların düzeyleri düşüktür, IgM tipi antikorların düzeyi ise yüksektir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Dışarıdan antikor verme ve enfeksiyonların antibiyotikle tedavisi gerekir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;SELEKTİF IgA EKSİKLİĞİ :&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;En sık rastlanan spesifik bağışıklı yetmezliğidir. IgA solunum, mide barsak sistemi ve diğer salgısal alanların ana koruyucu antikorudur. Eksikliğinde tekrarlayıcı solunum enfeksiyonları, kronik Giardiazis (parazit) enfeksiyonu ve otoimmun hastalıklar ortaya çıkabilir. Genetik geçiş gösterebilir. Fenitoin ve diğer sara ilaçlarının kullanılması sırasında, toksoplasmozis (parazitik bir infeksiyon), kızamık ve diğer bazı virüslerle birlikte kazanılmış olarak ortaya çıkabilir. Atopik insanlarda sıklığı daha fazladır. Barsak hastalıklarının görülme sıklığı artar. IgG 2 ve IgG 4 tipi antikor alt grublarında yetmezlik ile birlikte olabilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bu hastalara kan ve kan ürünü verildiğinde allerjik reaksiyonlar olabilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Tekrarlayıcı sinüzit ve akciğer infeksiyonu için geniş spektrumlu antibiyotikler kullanılır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;COMMON VARIABLE İMMUN YETMEZLİK (değişken antikor eksikliği) :&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Doğumsal veya kazanılmışolabilir. Ailevi vakalar olabileceği gibi tek tek vakalar da olabilir. Üç farklı immunolojik neden tanınmıştır. İntrensek B hücre defektleri, B hücrelere otoantikorlar ve düzenleyici T hücreleri dengesizlikleri tüm hastalarda ortak özellik, genellikle tüm antikor sınıflarını, fakat bazen sadece IgG’ yi ilgilendiren Antikor azlıklarıdır. Hastaların 2/3 kadarı yabancı proteinleri tanıyan, fakat antikor üretecek olan plazma hücrelerine gelişemeyen, normal sayıda dolaşan. Bulgular X genine bağlı antikor yokluğuna benzer. Fakat tekrarlayıcı bakteriyel enfeksiyonlar daha geç yaşta başlar (15-20 yaş). Barsak paraziti olan Giarda lamblia infestasyonu da oldukça sıktır. Bu hastalar yüksek bir otoimmun hastalık oranına sahiptir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;BİRİNCİL T HÜCRESİ HASTALIKLARI :&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Tek başına T hücresi bozuklukları az görülür, çoğu hastada T hücresi bağışıklık bozukluğu B hücresi bağışıklık bozukluğu ile bağlantılıdır. Doğumsal hücresel bağışıklık bozukluğu olan çocuklar erken çocukluk çağında mantar yada virus enfeksiyonları ile başvurur. Bulgular B hücre bozuklukları olanlara göre sıklıkla daha ağırdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;DI GEORGE ANOMALİSİ :&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sıklıkla timus ve paratiroid bezlerini etkileyen bir embriyolojik gelişim bozukluğu söz konusudur. Etkilenen bebeklerde yenidoğanda kalsiyum düşüklüğüne bağlı kasılmalar, damar anormallikleri, çene küçüklüğü ve hücresel bağışıklık yetersizliği görülür. Lenfosit sayısı düşüktür. T hücreleri belirgin olarak azalmıştır. Bu çocuklar yenidoğan evresini aşabilirlerse, yineleyen enfeksiyonlar, kronik kandidiyazis ve gelişme geriliği ortaya çıkar. Timus dokusu nakli bu yenidoğanların bazılarında başarılı olmuştur , diğerlerinde bağışıklık yaşla birlikte kendiliğinden düzelebilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;KRONİK MUKOKÜTANÖZ KANDİDİYAZİS :&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Deri, müköz membranlar , el ve ayak tırnaklarında yerel sürekli kandida (bir maya mantarıdır) enfeksiyonları görülen bir T hücresi hastalığıdır. Bazı hastalarda paratiroid, tiroid, böbrek üstü ve pankreas bezlerini tutan hormonsal problemler de görülebilir. Hücresel bağışıklık bozukluğu kandida ile sınırlıdır, diğer patojenlere karşı bağışıklık genellikle normaldir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;KOMBİNE BAĞIŞIKLIK YETMEZLİKLERİ :&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bu bozukluklarda hem T hem B hücre fonksiyonları baskılanmıştır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;ŞİDDETLİ KOMBİNE BAĞIŞIKLIK YETMEZLİĞİ :&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Değişen sayılarda B ve T hücreleri bulunmasına karşın, B ve T hücre işlevleri ileri derecede bozulmuştur. Bulgular genellikle yaşamın ilk aylarında ortaya çıkar, gelişme geriliği çarpıcı bir bulgudur. Çeşitli ağır bakteri enfeksiyonları görülebilmekle beraber T hücresi işlev yetersizliğiyle ilgili klinik bulgular baskındır. Kronik kandidiyazis, Pneumocystis carinii gibi protozoa infeksiyonları, hafif giden fırsatçı organizmalar, kontrol altına alınamayan ishal ve yineleyen solunum sistemi infeksiyonları sıktır. Hastalarda egzama , saç dökülmesi, kansızlık görülebilir. Genetik geçişli olabilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;WİSKOTT-ALDRICH SENDROMU :&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Egzama, trombositopeni (pıhtılaşma hücre azlığı) ve enfeksiyonlara duyarlığın arttığı, X genine bağlı geçiş gösteren bir hastalıktır. IgA ve IgE antikor düzeyleri artmış, IgM azalmış , IgG düzeyi ise normaldir. Yaş ilerledikçe hücresel bağışıklık giderek bozulur ve sonuçta kanser ve fırsatçı infeksiyonlar ortaya çıkar. Kemik iliği nakli sonuçları başarılıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;ATAKSİ-TELENJİEKTAZİ SENDROMU :&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İlerleyen denge kaybı, göz ve deride yüzeyel damarların belirginleşmesi, kronik sinüs ve akciğer infeksiyonları,kanser ve değişken sıvısal ve hücresel bağışıklık yetersizliği görülen ve genetik geçiş gösteren bir bozukluktur. Bilinen bir tedavisi yoktur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;FAGOSİT BOZUKLUKLARI :&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Fagosit bozuklukları niteliksel veya niceliksel olarak ayrılabilir. Fagositik hücre azlığı, doğumsal , kanser veya ilaçlara bağlı kemik iliği işlev bozukluğuna yada fagositik hücreye karşı olan antikorların artan tahribatına ikincil olabilir. Bu bozukluklarda ani bir infeksiyon sırasında bununla savaşan hücre sayısı artabilir, ancak işlevi bozulmuş hücreler savunmaya pek az katkıda bulunur .&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Fagositer bozukluklar :&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Kronik granülomatöz hastalık&#60;/p&#62;
&#60;p&#62; Bakteri öldürücü etki&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Chediak-Higashi sendromu&#60;/p&#62;
&#60;p&#62; Bakteri öldürücü etki+savunma hücrelerinin iltihap alanına çağırılması&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Hiperimmunglobulin E&#60;/p&#62;
&#60;p&#62; Savunma hücrelerinin iltihap alanına çağırılması&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Miyeloperoksidaz eksikliği&#60;/p&#62;
&#60;p&#62; Bakteri ve mantar öldürücü etki&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;G6PD eksikliği&#60;/p&#62;
&#60;p&#62; Bakteri öldürücü etki&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yanıklar , malnutrisyon&#60;/p&#62;
&#60;p&#62; Bakteri öldürücü etki+savunma hücrelerinin iltihap alanına çağırılması&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Tembel lökosit sendromu&#60;/p&#62;
&#60;p&#62; Savunma hücrelerinin iltihap alanına çağırılması&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Lökosit yapışma bozukluğu&#60;/p&#62;
&#60;p&#62; Yapışma, savunma hücrelerinin iltihap alanına çağırılması,fagositoz&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Siliyer işlev bozukluğu&#60;/p&#62;
&#60;p&#62; Mikropları mekanik olarak vücut dışına atma, savunma hücrelerinin iltihap alanına çağırılması&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;KOMPLEMAN BOZUKLUKLARI :&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Kompleman bozuklukları kalıtsal yada sonradan olabilir. Kompleman normal antijenin kaplanarak savunma hücresi taraından tanınmasının arttırılması, bakteri öldürme işlevi, savunma hücrelerinin iltihap alanına çağırılması için gereklidir. Kompleman bozuklukları, yineleyen enfeksiyonlar, otoimmun hastalıklar ve  infeksiyonlarıyla ilişkili görülmüştür.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Biyolojik Mayın Dedektörleri Balarıları"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=84#post-101</link>
<pubDate>Sal, 06 Apr 2010 14:04:59 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">101@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;&#60;img src=&#34;http://t3.gstatic.com/images?q=tbn:5qFHNz83g2UcxM:http://1.bp.blogspot.com/_QhsLN25aYNY/Swf6gU-OrqI/AAAAAAAAASQ/kee-M8_ygaE/s512/bal_arisi_ve_cicek.jpg&#34; /&#62;&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Balarıları, koku alma yetenekleri sayesinde mayın aramada kullanılacak&#60;br /&#62;
Birleşmiş Milletler raporuna göre dünyada yaklaşık 110 milyon adet patlamamış mayın bulunuyor ve mayınlar her yıl 26000 insanın ölümüne ya da ya da sakat kalmasına sebep oluyor(1) Mayınları etkisiz hale getirmek için öncelikle yerlerini belirlemek gerekiyor Bu son derece tehlikeli görev için bilimadamları alışılmadık bir aday öneriyorlar: Balarıları&#60;br /&#62;
Montana Üniversitesi araştırmacıları, kara mayınlarının yer tespitinde kullanılmak üzere bu harika böcekleri canlı robotlar olarak hazırlıyorlar Açık arazide polen bulmada uzman olan bu canlılar kendilerine bu yeteneği sağlayan mükemmel koku alma sistemlerine sahipler Montana Üniversitesi'nden Jerry Bromenshenk &#34;Arıların, köpeklerin farkına varamadıkları [e1]kokuları algılayabildiklerini biliyoruz&#34; diyor &#34;Eğer bunu koklayabiliyorlarsa onu bulmada köpeklerden daha iyi veya en az köpekler kadar iyi olacaklardır&#34; diye ekliyoR(2) İki senedir sürdürülen çalışmalarda arılar gerçeği gibi kokan taklit mayınları buluyorlar Araştırmacılardan Colin Henderson, arıları belli bir kokunun izini sürmeleri için eğitiyor&#60;br /&#62;
Henderson, böceklerin mükemmele yakın şekilde iz sürdüklerini, artık gerçek mayınlar üzerinde gerçekleştirilecek görevler için hazır olduklarını belirtiyor&#60;br /&#62;
Arıların Koku Alma Sistemi&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Arıların koku alma organları antenlerinin üzerinde bulunur (Böceklerin koku alma organları insanlardaki gibi solunum delikleri içinde yer almaz Solunum delikleri başlarında değil vücutlarının başka bölgelerinde bulunur) Anteninin içine doğru beyninden gelen koklama sinirleri uzanır Ancak bu sinirler koku maddeleriyle doğrudan temas etmezler Çünkü böceklerin vücudu -antenler de dahil olmak üzere- kabuk ile kaplıdır&#60;br /&#62;
Arı antenlerini mikroskop altına yatırdığınızda antenin üzerinde pek çok delik görürsünüz Beyinden gelen koklama sinirleri bu deliklerin içinde son bulur Ancak bu deliklerin üzeri özel bir zarla kaplıdır ve sinir uçlarını korumaya yarar Buna rağmen kokuyu geçirebilme özelliğine sahiptir Bu deliklerin arası ise incecik tüylerle kaplıdır Bunlar arının duyum tüyleridir(3)&#60;br /&#62;
Şüphesiz böyle bir sistemi oluşturan parçaların her biri özel bir amaca yönelik olarak tasarlanmıştır Antenler, koklama sinirleri ve zarlar evrimle meydana gelmiş olamazlar Çünkü bu parçalardan herhangi birinin eksik olması durumunda sistem bir işe yaramayacak ve evrimin kendi mantığına göre körelip yok olacaktır&#60;br /&#62;
Arıları mayın arama çalışmalarında öne çıkaran özellikleri sadece koku alma sistemiyle sınırlı değildir Arıların mayınlı bölgeye gönderilmesi, plana uygun uçuş gerçekleştirebilmeleri de arılardaki haberleşme sistemlerine de bağlıdır Arılar polen kaynaklarını kovandaki arılara mucizevi bir dansla anlatırlar Üstelik polen kaynağının güneşin gökyüzünde sürekli olarak değişen konumunu hesaplarlar Böylece besin aramaya çıkan kovandaki diğer arılar polen kaynağını sanki kendileri keşfetmiş gibi kolayca bulurlar Tüm bu davranışlar son derece hassas geometrik hesaplamalara dayalıdır Oysa düşünme yeteneğinden yoksun olan bu canlılar söz konusu hesaplamaları yapacak matematik bilgisine de sahip değildirler Bu noktada arılardaki muhteşem uçuş ve yön belirleme kabiliyetinin çok üstün bir akıl tarafından ilham edildiği ortaya çıkar Herşeyin Yaratıcısı olan Yüce Allah bu canlılara neler yapacaklarlarını vahyetmiştir:&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;    Rabbin balarısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır (Nahl Suresi, 68-69)
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Gastrit"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=83#post-100</link>
<pubDate>Sal, 06 Apr 2010 13:28:49 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">100@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;gastrit-Mide iltihabı.Midenin iç yüzündeki zarın iltihaplanması sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Mide iltihabı veya mide nezlesi de denir. Hazırlayıcı nedenler : Ağır yemekler, fazla kuru veya sert yiyecekler, hamur işleri, tatlılar, acı ve baharatlı yiyecekler, alkol, fazla miktarda çay, kahve veya sigara içmek, yemek saatlerinin düzensiz olması, çabuk çabuk ve çiğnemeden yemek, fazla ilaç kullanmak, ateşli hastalıklar, karaciğer veya safra kesesi hastalıkları, kalp hastalıkları veya romatizmadır. Tedaviye başlamadan önce hastalığın nedenini tespit etmek gerekir. &#60;/p&#62;
&#60;p&#62;&#60;img src=&#34;http://www.butunhastaneler.com/hastaliklar/gastrit_clip_image001.jpg&#34; /&#62;&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Belirtileri : Mide ağrısı, bulantı veya kusma, baş ağrısı, iştahsızlık, aniden çıkan ateş, baş dönmesi, dilde beyaz pas, yorgunluk görülür. Midenin üzerine bastırlınca da ağrı hissedilir. Bu belirtiler özellikle ilk bahar ve son bahar aylarında artar. &#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Tedavisi : Perhiz ve istirahat şarttır. Hastalığı doğuran nedenler ortadan kaldırılır. Hafif yiyecekler yenir. Aspirin gibi ilçlar kullanılmaz. Yemekler, yavaş yavaş ve çok çiğnenerek yenir. kusmak Midenin içindekilerini, elde olmayarak ağız yolu ile dışarı atmaya kusmak, kusulan şeye de kusmuk denir. Kusmanın bir çok nedeni vardır. Örneğin, zehirli, bozulmuş yiyecekler, içki, gastrit ve ülser gibi mide hastalıkları, bazı besinlere karşı hassasiyet, bazı ilaçlar, kanser, mide kanaması, mide fıtığı, sinirlenme, migren, araç tutması, zehirlenme, kansızlık, sarılık, tiroid hastalıkları, hamilelik ve çocuklarda kabakulak, bademcik veya bağırsak hastalıkları sırasında kusma görülür. &#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Tedavinin ilk şartı, kusmanın nedenini belirlemektir. Tedavi nedene göre yapılır. Hasta kustuktan sonra, sırt üstü yatırılır. Birşey yedirilmez. Bir bardak buzlu su, yudum yudum içirilir. mide ülseri Midenin iç yüzündeki belirli bir kısmın aşınması sonucu meydana gelen yaraya mide ülseri denir. Sinir bozukluğu, midede asit fazlalığı, zamanında ve iyi tedavi edilmeyen gastrit, mide zafiyeti, karaciğer yetersizliği veya safra azlığı, kalp hastalıkları, sindirilmesi güç yiyeceklerin aşırı derecede kullanılması, haddinden fazla sigara, çay, kahve veya asit yapıcı meşrubat içmek, alkol kullanmak veya bazı ilaçların uzun süre kullanılması mide ülserini doğuran nedenler arasındadır. Hastalığın başlangıcında mide ekşimesi ve ağırlık hissi vardır. Hastanın ağzına, sık sık ekşi su gelir. Tat alma duygusu hafiflemiştir, dil paslıdır, hastanın rengi solmuştur. Karnın üst kısmına bastırılınca, acıma hissedilir. Bu belirtiler ortaya çıktıktan sonra; en kısa zamanda tedaviye geçilmezse; yemeklerden 2-3 saat sonra sırta doğru yayılan şiddetli mide ağrıları başgösterir. Baş dönmesi ve terleme de görülür. Bu devrede, kusma ile bir miktar kan da görülebilir. Bazı kimselerin büyük abdestleri katran gibi olur. Bu işaretler, ülserin ilerlemiş olduğunu gösterir. &#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Mide ülseri, bilhassa ilk bahar ve son bahar aylarında, çok rahatsız edici bir hal alır. Ağrı ve kanamalar artar. Mide ülseri, başlangıcında teşhis edilip de tedaviye başlanılacak olursa, telaşlanmaya ve korkmaya gerek yoktur. Bu durumda yapılacak ilk iş, üzüntüye kapılmamak, aksine bütün üzüntülerden sıyrılmaya gayret sarfetmektir. Sonra tedaviye yardımcı olmak amacıyla aşağıdaki hususlara kesinlikle uymak gerekir. - Tedavi süresince istirahat edin - Yemeklerinizi, her gün belirli saatlerde yiyin - Bağırsaklarınızın düzenli bir şekilde çalışmasını sağlayın - Sigara, çay, kahve ve alkolü bırakın - Diş sağlığına önem verin - Süt ve sütlü yiyecekler, yumurta, kızarmış ekmek, tereyağı, pelte ve haşlanmış balık, sebze püreleri ve patates yemeğini sofranızdan eksik etmeyin. onikiparmak bağırsağı ülseri İncebağırsağın 25 santimetre kadar olan ilk bölümüne onikiparmak bağırsağı denir. C harfi görünümündedir. Onikiparmak bağırsağında meydana gelen ülsere tıp dilinde duodenum ülseri denir. Tedavi eidlmeyen gastrit, fazla asit, sinir bozukluğu, düzensiz hayat, gürültü, fazla miktarda sigara, çay, kahve ve alkol kullanmak, safra kesesi veya karaciğer yetersizliği, kalp hastalıkları, hormon dengesizliği, dengeli bir şekilde beslenememe, çok sıcak veya çok soğuk yiyecekler, haddinden fazla et, hamur işleri veya baharatlı yiyecekler ve bazı ilaçlar; onikiparmak bağırsağında ülserin meydana gelmesine yardımcı olur. Hasta, mide ekşimesi ve ağzına ekşi su gelmesinden şikayet eder. Ayrıca dili paslı, rengi solgundur, baş dönmesi ve fazla terleme de görülür. &#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Midesinin üstüne basılınca, ağrı hisseder. Yemeklerden sonra da göğse doğru yayılan bir ağrı belirir. Bu belirtiler, ilk bahar ve sonbahar aylarında daha da artar. Tedavi için yapılacak ilk iş, hastalığı doğuran nedenleri ortadan kaldırmak, yemekleri az, fakat sık sık yemek, istirahat etmek ve üzüntüden uzak yaşamaya gayret etmektir. öksürük Çoğunlukla, göğüs, boğaz veya karın boşluğunda meydana gelen bir rahatsızlığın belirtisi olarak ortaya çıkan öksürüktür 3 grupta toplanır. - Kuru öksürük Nezle, boğaz iltihabı, bademcik iltihabı, fazla sigara içmek, sindirim bozuklukları, gastrit, ishal, kabızlık, bağırsak solucanları, kalp hastalıkları ve ses tellerinin hastalanmasından kaynaklanan öksürükler balgamsızdır, yani kuru öksürüktür. - Nöbet şeklinde gelen öksürükBu çeşit öksürük, boğmaca veya ciğer şişmesi; gırtlak veya hava borusunun tahriş olması, veya astımdan kaynaklanır. Bu çeşit öksürükte pek az balgam görülür. - Balgamlı öksürük Bu çeşit öksürük, sık sık tekrarlar. Hastada hırıltı vardır. Balgam çıkarır ve nefesini dışarı vermekte zorluk çeker. Balgamlı öksürük; Bronşit, astım, sinüs iltihabı, müzmin sinüzit, kalp hastalıkları veya tüberküloz'un bir işareti olabilir. Öksürük, nasıl olursa olsun, ihmal edilmemesi ve mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Piramitlerin Garipliği"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=82#post-99</link>
<pubDate>Sal, 06 Apr 2010 13:25:35 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">99@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;&#60;img src=&#34;http://t2.gstatic.com/images?q=tbn:KHLayQzPOQTGcM:http://www.resimlere.com/data/media/167/piramit-resimleri-0035.jpg&#34; /&#62;&#60;br /&#62;
Mitolojinin en unutulmaz efsaneleri John A.R. Legon, İngiltere Sussex Universite´si Arkeoloji Bölümü´nden 1971´de mezun oldu. Piramit Arkeolojisi üzerinde beş yıl çalıştı, 1975´de Mısır´a gitti, halen Masır Araştırma Derneği´nin üyesi; Legon, bu araştırmasında Giza Piramitleri´nin mimarisi ve konumları üzerinde duruyor. Bunu yaparken de, Mısır konusunda dünyanın en tanınmış arkeologlarından olan Petrie´nin çalışmalarını ortaya koyuyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Nil Vadisi´ne yaklaşıldığında, karşınıza çıkan kayalık platoda Giza´nın üç piramidi yer alır. Ziyaretçiler için ilk görünüş sürprizdir çünkü ilk bakışta gördüğünüz üç piramitin en büyüğü olarak Büyük Piramit yani Keops Piramiti değildir, aksine İkinci piramit daha büyük olarak gözükür. Her ne kadar Büyük Piramit, hem ilk önce yapılmış olması nedeniyle, hem de bulunduğu konum yüzünden yüksek gibi görünüyorsa da, aslında öyle değildir. Piramitlerin hiç birisi platonun ortasında değildir, kuzey kayalıklarına yakındır. Bu konum rasgele değildir, orada doğudaki tapınağa doğru veya vadinin kıyısına doğru giderek kayalığın tepesine uzanan bozuk ve yokuş bir yol vardır. Bu yükseklik, yaklaşık 3000 metredir, eğer piramitleri yapanlar platoya böyla bir mantık veya bilinçle girdilerse niçin daha uygun ortamı ya da konumu yani tam merkezi seçmediler? Oysa, bu uygun konumda İkinci Piramit bulunuyor, yani Kefren uygunluğun kanıtı ise, söz konusu yokuşun burada doğal bir eğim kazanması şeklinde dikkat çekiyor. İkinci Piramit´in yeri seçilirken, Büyük Piramit´in var olması yükseklik belirlenmesi yönünden avantajlıydı ama bu avantajdan yararlanılmamış, normal olarak daha yüksek olmalıydı ve kuzeybatıya daha yakın olmalıydı. Ama oraya yapılmadı, yapıldığı yerde, doğal bir kaya yüzeyinin bulunduğu ve yamacın aşağıya güneybatıya doğru eğim kazandığı dikkat çekiyor, işte bu yer bize yapay bir zeminin bulunduğunu gösteriyor. Bunun görüldüğü yerde, derin bir eğim kuzey ve batı kıyısına uzandığı da farkedilir, burada da megalitik temellerin bulunduğu bir platform vardır ve güneybatı köşesine destek olarak özellikle yapılmıştır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Piramitlerin altında ne var?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Üçüncü Piramit´in yani Mikerinos´un yeri benzer bir yaklaşımla kuzeydoğu köşesindedir ve onun da doğu kıyısında aynı yapay destek sağlanmış, doğal kayalar kırılmış ve yaklaşık beş metre yüksekliğindeki bir kütle dayanak olarak yapılmıştır. Aynı soruyu yine sorabiliriz; Niçin piramit doğal yüzeye ve batıya doğru yapılmadı? Demek ki, İkinci ve Üçüncü Piramitler doğal olmayan zeminlere yapılmayıp, yapay zeminlere oturdular ve neden birbirlerine göre daha uyumlu bir proje oluşturulmadı? Bu detaylar bize aynı nedeni telkin ediyor gibi daha da önemlisi mimari proje veya piramitlerin konumları bizi düşündürüyor veya neden daha kolay bir inşaatın tercih edilmediğini merak ediyoruz, sonuçta üç piramitin şu andaki gibi değil, daha düzenli ve uygun konumlarda olmaları gerekmez miydi? Bilindiği gibi kare, kesin dört temel noktadan oluşur, Büyük ve İkinci Piramit doğuya doğru yönelerek iki derecelik bir yay çizerler, her üç piramitte kuzeydoğudan güneybatıya doğru diagonal bir çizgi çizerler, temellerin kenarlarının uzaklıkları eşit değildir; kuzeyden güneye ve doğudan batıya doğru peşpeşe dururlar. Temel dayanağımız olan bu birbirine yapışık proje bizlere üç piramitin bir yeraltı planının üzerine yapılmış olduğunu açıklayabilir ama bunu nasıl test edebiliriz?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Pi sayısının orada işi ne?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;1880 yılında, bir arazi ölçeri İngiltere´den Mısır´a geldi amacı Büyük Piramit´in kesin ölçümlerini yapmaktı. Bunu doğru olarak yapmak istiyordu; ama sonradan amacı değişecekti; boyutlar kuramına göre, &#34;bir piramit inç&#34; ölçüsünün İngiliz ölçülerine çok yakın olduğunu kanıtlayacak ve bir devrim yaratacaktı. O sırada orada bulunan ünlü arkeolog W.M. Flinders Petrie, bu genç memurun tüm çalışmasını bu işe adamasından memnun değildi. Oysa o, İkinci ve Üçüncü Piramitler´in konumlarını da ölçüp oluşturdukları üçgeni ölçümleme çabasına girmişti ve bu amaçla elli nokta işaretledi. Tüm karşı çıkmasına rağmen bu ölçümlemeler, Petrie´nin Egyptology alanındaki uzun kariyerinin temeli olacaktı, buradan yola çıkarak üç piramitin orjinal temellerini bulmak için sayısız kazı yaptı. Petrie yayınladığı kitabında, üç piramidin boyutlarını ve yönelimlerini yazdı, ayrıca temellerin birbirlerine uzaklıklarını da belirtiyordu. Bu bilgileri adı bilinmeyen ölçü memurunun çalışmalarından almıştı ve sonuçta bir yeraltı planının varlığından emin oldu ve bu inancını da yazdı ama kazılarda istediği kanıtları bulamadı, oysa plan çok basit ve dikkate değerdi. Petrie, Eski Mısır´da kullanılan Kraliyet Mısır Kübit ölçüsünü de referans alarak, Büyük Piramit´i ölçtü; 628 metreydi. Sonra Büyük Piramit´i temel alarak, diğerlerinin uzaklıklarını da hesapladı ve ana projeye ulaştı, tüm hesaplamaların sonucunda ortaya çok net olarak tek bir sayı çıkıyordu; ünlü Pi sayısı.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Karmaşık hesaplara doğru...&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Büyük Piramit (Keops), Pi sayısı demektir; yüksekliği Eski Mısır ölçüsüyle 280 kübit, temelin iki boyutlu çevre uzunluğu 1760 kübittir, bir dairenin çapının çevresiyle uyumu gibi; temelin kenar ölçümü 440 kübiti veriyor, bu sayılar düzenlenince ortaya 280xPi2 çıkıyor, bu da 439.8 kübiti veriyor. İkinci Piramit´in Büyük Piramit´le olan boyutsal lişkisi çok basit bir planlamadır. Küçük bir hesap sonucunda da, Üçüncü Piramit´in yeri bu şekilde bulunabiliyor.Büyük Piramit´in güney kenarından başlayan 250 kübitlik bir çizgi İkinci Piramit´in kuzey kenarına ulaşıyor ve İkinci Piramit´in güney kenarı ise küçük bir hesap sonucunda, Büyük Piramit´in kuzey kenarına ulaşıyor. Sonuçta bu ölçümler bize, kuzeyden güneye Pi sayısını veriyor. Kuzey-güney ilişkisinin bir benzeri doğu-batı ilişkisinde de görülür; kısacası hesaplamalar bilinçli ve ustacadır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Giza Piramitlerinin farklılığı;&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Üçüncü Piramit´in konumu bize yine aynı planı gösterir. Yine kuzey-güney ve doğu-batı hesapları yapılmıştır. Sonuçta, Giza Piramitleri belli bir plan üzerine yapılmıştır ama yapanların amacı nedir? Veya inşaat neden böyle düşünülmüştür? Eğer bu üç yapı MÖ 2660´de IV. Hanedan döneminde yapılan birer mezarsa görünüyor ki sonraki firavunlar ölçüleri kavramışa benzemiyorlar. Giza´daki diğer tüm tapınaklarda çok farklı bir karakter görüldüğü gibi, Sakkara´da bulunan III. ve VI. Hanedan firavunlarının mezarları da bu tarz değil. Farklılığı anlamak için öyle bilimci olmak falan da gerekmiyor. Petrie, Giza Piramitleri´nin içinde düzenli ve hesaplı geçitlerin bulunduğunu da düşünüyordu ama bunların yerlerini bulmak imkansızdı. Demek ki, piramitleri yapanlar çok boyutlu hesaplamayı veya uzay-geometriyi biliyorlardı. Ama bunlar hiç sevilmeyen üç firavuna, birer mezar mı inşa etmişlerdi yoksa Giza Piramitleri´ni bulan üç firavun burada mı gömülmek istediler? Cevap için biraz daha bekleyeceğiz, araştırmalar daha da geliştirilip, sonuçlandırılıncaya kadar; Gizemin çözümü büyük olasılıkla temellerin altında yatıyor; bakalım hangi şanslı ve cesur araştırmacı bir gün oraya inebilecek...&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Kaynaklar:&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;&#34;Archaeological Reports&#34;; 10. Cilt Mayıs 1979 - The Archaeology Society of Staten Island and the Staten Island Society, Archaeological Institute of America&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;&#34;The Pyramids and Temples of Gizeh&#34; :Daniel Petrie, London 1883.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;&#34;Survey of the Great Pyramid&#34; :J.H. Cole,&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Piramitler konusunda yazılmış en iyi araştırmalardan birisi Rahip Moreu tarafından yazılmış olan &#34;Firavunların Gizemli Bilimi&#34; adlı eserdir; Pi sayısı ve Piramitler konusunda Moreu şöyle yazıyordu; &#34;Eski Mısırlılır dairenin çemberi, çapı ile Pi sayısı arasında bir ilişkinin bulunduğunu bilmiyorlardı, yani piramit sayıları olan 2, 3, 5 ve 7 sayıları üzerinde matematiksel işlemler yaptıklarına başka bir yerde raslanmadı. Onların enlem ve boyla arasında ki matematiği veya hava tabakalarıyla ilişkili kırılma olaylarına bildiklerini iddia etmek mümkün olmaz &#34;Kutsal Ölçü&#34; onlar için alışkanlık değildi yani bu sayının dünyanın kutup yarıçaapıpı bir bölümünü simgelediğinden habersizdiler. Yerin güneşin çevresinde dönerken aştığı yolu piramit ölçüsüyle değerlendirmedikleri kesindir yani ne dünyanın alanını, ne de güneşle dünya arasındaki uzaklığı biliyorlardı, dünyanın ağırlığından da bihaberdiler. Ama ortada sağlıklı bir biçimde ölçülmüş ve ölçülebilir bir Büyük Piramit vardır fakat tam olarak anlaşılmak için içerdiği özel simgelerle gününü bekliyor. Çok eski uygarlıklar bizim için açıklanamaz niteliktedir ve şüphe götürmez, günümüz bilimi bu konuda şaşkınlık içindedir...&#34;
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "3G Teknolojisi"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=81#post-98</link>
<pubDate>Sal, 06 Apr 2010 13:07:41 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">98@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;3G teknolojisi, ‘Third Generalion’ yani ‘Üçüncü Nesil’ anlamına geliyor. GPRS gibi, 3G de bir kablosuz iletişim hizmeti. Bu teknoloji sayesinde cep telefonu, cep bilgisayarı, tablet PC veya dizüstü bilgisayar üzerinden internete sürekli bir bağlantı kurulabiliyor. 3G teknolojisi, daha yüksek güvenilirlik ve kalite. daha hızlı veri iletimi ve daha fazla bant genişliği sunuyor. Bu sayede cep telefonu, bilgisayar ve 3G uyumlu diğer mobil cihazlarla video dâhil her türlü veriyi gönderip almak mümkün oluyor. 384 kbps’ye ulaşabilen veri iletim hızları ile 3G, standart çevirmeli bağlantıya göre yedi kat daha hızlı.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Tüm kablosuz cihazlar iletişim kurarken bir frekans kullanıyor. Frekansın yüksek olması, haberleşme sırasında daha az veri kaybının yaşanması ve daha iyi iletişim anlamına geliyor. Kapalı alanlarda veri aktarımında hız kaybı ve kesinti oranı azalıyor. Bunun yanında frekansın yüksek olması, uzaklığa bağlı hız düşüşünü de azaltıyor. Yani frekans ne kadar yüksek olursa, veri aktarım hızı o kadar iyi, kesintisi o kadar az oluyor. Buna göre A tipi lisans almaya hak kazanan şirket, 45 Mhz üzerinden haberleşmesini sağlayacak. B tipi lisansta frekans hızı 35 Mhz, C tipi lisanstaysa 30 Mhz olacak.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bugün bir mobil cihazla 700 MB büyüklüğünde ve DivX formatındaki sinema filmi, yaklaşık altı saatte indirilirken, 3G ile yaklaşık 13 dakikada indirilecek. 3G teknolojisi görüntülü görüşme, görüntülü haber, cep telefonunda televizyon gibi uygulamalara izin verecek. Bunun dışında mobil ofis hizmetleri, hastalıkların uzaktan teşhis edilmesi, hastayı uzaktan izleme gibi uygulamalar da hayatımızdaki yerini alacak. Önümüzdeki yıllarda sağlık servisleri, mobil eğitim hizmetleri, daha gelişmiş mobil devlet hizmetleri, akıllı ev gibi uygulamaların dünyada 3G abonelerinin sayısını yüzde 64 oranında artırması öngörülüyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;UMTS klasik frekans veya zaman çoklu iletişim (multiple access) tekniklerinden prensip olarak cok farklı olan kod çoklu iletişim CDMA (Code Division Multiple Access) teknolojisini kullanir. Bir çeşit dağınık frekans (spread spectrum) tekniği olan bu teknolojide kullanıcılar 5MHz genişligindeki aynı banttan haberleşirler. Her vericinin sinyali özgün bir yonga koduyla çarpılarak (bu kodun hızı 3.84Mchips/s) 5MHz genişliğindeki spektruma yayılır. Alıcı da bu spektruma yayılmış sinyali aynı yonga koduyla çarparak veriyi elde eder.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;3G'nin 2G'ye göre getirmiş olduğu en büyük yenilik taban olarak alınan verinin ses değil sayısal veri olmasıdır. Buna ek olarak, 3G sisteminde cihazlar bant genişliğini sadece veri alışverişi sırasında işgal ederler. İlk örnekleri Japonya'da 1998 yılında kullanıma açılan bu teknoloji, 2003'ten itibaren Avrupa'ya da gelmiştir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Avantajları&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;3G'nin getirmiş olduğu birçok yenilik vardır:&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;* Mesajlaşma, internet erişimi ve yüksek hızda çoklu ortam haberleşme desteği&#60;br /&#62;
* Gelişmiş hizmet kalitesi&#60;br /&#62;
* Gelişmiş pil ömrü&#60;br /&#62;
* Konumlandırma hizmetlerinin sağlanması&#60;br /&#62;
* Bütün katma değerli ses hizmetlerinin sağlanabilmesi&#60;br /&#62;
* İşletim ve bakım kolaylığı&#60;br /&#62;
* Mevcut şebekelerle birlikte çalışabilirlik, 2G’ye dolaşım sağlayabilme&#60;br /&#62;
* Mevcut şebekelere geriye doğru uyum sağlayabilme, düşük kurulum maliyeti&#60;br /&#62;
* Gelişmiş güvenlik yöntemleri sayesinde mobil ticarete ortam sağlayabilme&#60;br /&#62;
* Goruntulu konusmayida sağlar&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Geliştirmeler&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İlk tasarımlarda işlemci hızı gerekliliğini düşük tutmak adına kullanılan basit algoritmalar yüzünden hız düşük kalmakta ve daha da kötüsü gidilen hıza göre değişebilmektedir. Bu soruna çözüm olması açısından HSDPA (İngilizce High Speed Downlink Packet Access, yani Yüksek Hızlı Veri Pakedi İndirme İmkanı) ve HSUPA (İngilizce High Speed Uplink Packet Access, yani Yüksek Hızlı Veri Pakedi Yükleme İmkanı) teknolojileri yaratılmıştır. Bu teknolojiler sayesinde ortalama transfer hızı gidilen hızdan bağımsız olarak indirme ve yüklemede saniyede 1 mbit civarlarında olmaktadır. Aynı ilk nesil 3G'de olduğu gibi, HSDPA da ilk Japonya'da kullanıma açılmıştır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sorunlar&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;3G, her ne kadar bant genişliğini verimli kullanmak ve &#34;tıkanma&#34;nın önüne geçmek için tasarlanmış olsa da radyo emisyonu için çok geliştirilmemiş algoritmalar kullanmaktadır. Bunun sonucu olarak 3G cihazlar gidilen hız ve ortam koşullarına göre veri transfer hızını değiştirirler:&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;* 0 ile 40 km/saat arasında, 3G'nin teorik hızı saniyede 2 mbit civarındadır.&#60;br /&#62;
* 40 ile 120 km/saat arasında, 3G'nin veri alışveriş hızı saniyede 386 kbit'e geriler.&#60;br /&#62;
* Yaklaşık 360 km/saat hızın ötesine çıkılınca, 3G verinin aktarılmasında ciddi sorunlar yaşamaya başlayabilir!&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;* Kullanılan modülasyon tekniği cep telefonlarında doğrusallığı yüksek RF güç yükselteçlerinin kullanilmasini zorunlu kılmıştır. Bu da genelde telefonun en çok akım çeken ve verimliliğinin pil ömrüne direkt etkisi olan güç yükselteçlerinin düşük verimle kullanılmasına ve özellikle ilk nesil telefonların pil ömürlerininin kısa olmasına neden olmuştur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Buna ek olarak, 3G ile birlikte kullanılan frekans bandı 2100 / 2400 Mhz civarlarına çekilmiştir. Eğer 900 Mhz GSM standardına göre karşılaştırırsak, bu değişiklik kapsama alanının dokuz kata kadar küçülmesi anlamına gelmektedir! Dolayısıyla şehirlerde binalar, açık alanlarda ise alanın büyüklüğü yüzünden 3G kapsama alanı dar kalmaktadır.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Bilgisayar Güvenliği"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=80#post-97</link>
<pubDate>Sal, 06 Apr 2010 12:37:22 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">97@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;Bilgisayar güvenliği, bilgisayar kullanımıyla ortaya çıkabilecek risklerin kontrol edilmesiyle ilgilenen bilgisayar bilimi alanıdır. Ne yazık ki bilgisayarların bilgisiz ve dikkatsiz kullanımı maddi ve manevi zararlarla sonuçlanabilir. Bu zararlardan kaçınmak için bazı temel konuları bilmek ve bazı güvenlik önlemlerini almak gerekir. Bu yazıda, bu temel bilgi ve önlemlere değineceğiz.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Risk Nereden Geliyor?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bilgisayar kullanımından kaynaklanabilecek riskler, çeşitli şekillerde ortaya çıkar. Çalıştırdığımız programlarda bulunması muhtemel açık/hatalar, bunlara yerleştirlmiş olabilecek arka kapılar, zarar verme amacıyla yazılmış virüs ve benzeri programlar, kötü niyetli kişilerin yapabileceği direk ve dolaylı saldırılar, aldatmaca girişimleri ve kullanıcı hataları bunlara örnektir. Nasıl Korunabiliriz?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Güncellemelerinizi Düzenli Yapın&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İşletim sistemleri ve programlar bilgisayarınıza zarar verecek açık ve hatalar içerebilirler. Bu açıklar, kötü niyetli kişiler tarafından fark edilirse bilgisayarınızın yavaşlaması, hata vermesi, istemediğiniz şeyler yapması, kişisel bilgilerinizin çalınması, veri kayıpları gibi istenmeyen sonuçlar meydana gelebilir. Yazılım üreticileri, kendi ürünlerindeki hataları fark ettiklerinde bunları düzeltmeye çalışırlar. Bu nedenle sık sık işletim sistemlerinin ve diğer programların hata düzeltmeleri içeren yeni sürümleri çıkar. Bu yüzden bilgisayarınızın güncel kalması önemlidir. Bilgisayarınızı güncel tutabilmek için otomatik güncelleme programlarını aktif hale getirmeli, düzenli aralıklarla kullandığınız programların güncel sürümlerinin çıkıp çıkmadığını kontrol etmelisiniz. Windows işletim sistemi güncellemelerini &#60;a href=&#34;http://update.microsoft.com/&#34; rel=&#34;nofollow&#34;&#62;http://update.microsoft.com/&#60;/a&#62; adresinden takip edebilirsiniz. Herhangi bir Linux dağıtımı kullanıyorsanız, işletim sisteminin yanında kullandığınız tüm diğer programların güncellemelerini, paket yöneticisi programlarından tek tıklama ile yapabilirsiniz.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Güvenli Yazılımlar Seçin&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Firefox, Pardus ve ThunderbirdHer bilgisayar programı aynı oranda güvenli değildir. Bazı programlar, diğerlerine göre çok daha fazla hata/açık içerirler. Hatta bazı programlar, yalnızca başka bilgisayarlara zarar vermek amacıyla yazılmıştır. Bu nedenle güvenli yazılımları tercih etmek önemlidir. Genel olarak, büyük açık kaynak kodlu yazılım projeleri, pek çok kişi tarafından geliştirilip denetlenebildiğinden daha az güvenlik açığı içerirler. Siz de güvenli yazılımlar kullanmaya Firefox ve Thunderbird ile başlayabilirsiniz. Windows işletim sisteminin risklerinden tamamen uzaklaşmak için Linux tabanlı işletim sistemlerini kullanabilirsiniz. Örneğin Pardus, Tübitak UEKAE tarafından geliştirilen kolay kullanılabilir, Türkçe bir Linux dağıtımıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Virüsten Korunma Yazılımı Kullanın&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Virüs, solucan (worm), truva atı (trojan) gibi programcıklar, bilgisayarlara zarar verebilecek yazılımlardır. Çeşitli kaynaklardan bilgisayarınıza bu tür zararlı yazılımlar bulaşabilir. Bu, bir disket, CD, DVD veya USB disk ile olabilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Zararlı yazılımlar: virüs, solucan, truva atıAncak şüphesiz Internet, zararlı yazılımların dağılması için en büyük kaynaktır. Özellikle ülkemizde gitgide yaygınlaşan ADSL veya KabloNet aracılığıyla sürekli bir Internet bağlantısına sahipseniz risk daha büyüktür. Virüs ve benzeri yazılımların bilgisayarınıza zarar vermesini önlemek için virüsten korunma (antivirus) yazılımları kullanmanız gerekmektedir. Bu yazılımlar, istediğiniz zaman bilgisayarınızı tümüyle tarayarak zararlı yazılımları bulup temizleyebilecekleri gibi, sürekli arka planda çalışarak gelen bir tehlikeyi anında kontrol altına alabilirler. Her gün yaklaşık üç yeni virüs ortaya çıkmakta ve tehlikeli virüsler ortaya çıkmalarından itibaren bir kaç saat içinde çok hızlı bir şekilde yayılmaktadır. Yeni virüslere karşı korunabilmek için güncel virüs bilgilerine sahip olmak gerekir. Bu nedenle bu programları üreten firmalar günde/haftada bir kaç defa virüs bilgilerini içeren veritabanlarını yenilerler. Virüsten korunma yazılımları kullanan insanların bilmesi gereken en önemli şey, bu yazılımların sık sık güncellenmesi gerektiğidir. Virüs ve diğer zararlı yazılımlardan korunmak için ücretli antivirüs programları kullanabileceğiniz gibi Antivir, Avast, AVG, ClamAV gibi başarılı ücretsiz programlar da kullanabilirsiniz. Windows dışındaki işletim sistemlerinde ise (MacOS, Linux, Solaris, BSD vs) bilgisayarınıza zarar verebilecek aktif virüsler bulunmadığı için antivirüs programları kullanmanıza gerek kalmaz.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Güvenlik Duvarı Kullanın&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İnternet üzerinden bir bilgisayara saldırı gerçekleştirmek isteyen kişiler, karşıdaki bilgisayarlarda açık bir bağlantı noktası ararlar. Böyle bir bağlantı noktası bulmaları halinde, özel bilgilerinizi, şifrelerinizi, kredi kartı numaranızı ele geçirebilir; bilgisayarınızı yasadışı işler için kullanabilir, sisteminize zarar verebilirler. Web tarayıcıları, e-posta programları, anında mesajlaşma programları, çok oyuculu oyunlar ve işletim sistemlerinde olumlu bir özellikmiş gibi görünen bazı hizmetler kolay kırılabilen bir bağlantı noktası yaratabilirler. Açık bağlantı noktalarını kapatarak dışarıdan gelen saldırıları engellemek ve bilgisayarınızda izin vermediğiniz programların Internet’e bağlantılarını önlemek için güvenlik duvarı (firewall) adı verilen yazılımları kullanılabilir. Örneğin, Windows XP kullanıcıları Service Pack 2 güncellemesini yükleyerek, ücretsiz bir güvenlik duvarına sahip olabilirler. Güvenlik duvarınızın aktif durumda olup olmadığından emin olmak için Denetim Masası’ndaki Windows Güvenlik Merkezi’ni ziyaret edilebilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Güvenmediğiniz Internet Sitelerine Dikkat Edin&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yukarıda belirtildiği gibi, bilgisayarla ilgili güvenlik risklerinin büyük bölümü Internet kaynaklıdır. Bilinmeyen Internet sitelerini ziyaret eden kullanıcılar, zararlı kodlar içeren web uygulamalarını çalıştırarak ya da virüs bulunduran dosyaları bilgisayarlarına indirerek bilgisayarlarına zarar verebilirler. Özellikle yasadışı içerikli siteler (Hack, Crack, Warez, Porno vs.) sizin bilgisayarınıza zarar vermekten de çekinmeyeceklerdir. Bu nedenle web tarayıcıların güvenlik uyarılarına dikkatsizce “evet” diyerek geçmek, her bağlantıya (link) bilinçsizce tıklamak, her dosyayı indirmeye çalışmak, kaçınılması gereken davranışlardır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bilmediğiniz E-postaları ve Dosyaları Açmayın&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Virüslerin ve diğer zararlı yazılımların kendilerini dağıtmak için en çok tercih ettikleri yöntem e-posta göndermektir. Tanımadığınız kişilerden gelen, başlıkları şüpheli olan ve ek dosya (attachment) içeren e-postaların virüs olma olasılıkları yüksektir. Böyle durumlarda e-postanın açılmadan silinmesi gerekir. E-posta veya anında mesajlaşma programları aracılığıyla (MSN Messenger, ICQ, GTalk vs) tanıdığınız birinden gelmiş gözükse bile bir dosya, kişinin haberi olmadan onun bilgisayarından bir virüs tarafından gönderilmiş olabilir. Hatta bir e-posta farklı bir kişinin e-posta adresinden geliyormuş gibi gösterilebilir. Bu nedenle tanıdığınız birinden ne olduğunu bilmediğiniz bir dosya aldığınızda, o kişiye geri dönüp bunu gerçekten onun yollayıp yollamadığını sormak en doğrusudur. Bunun dışında, son zamanlarda oldukça popüler olan paylaşım programları (BitTorent, Kazaa, I-Mesh, E-Donkey, DC++ gibi) telif haklarını ihlal eden dosyalar barındırmaları nedeniyle tartışılmalarının yanı sıra, farklı adlar altında zararlı dosyalar da bulundurabilmektedirler. Bu durumdan zarar görmemek için de bir virüsten korunma yazılımının aktif halde bulundurulması önemlidir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Aldatmacalara Dikkat Edin&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Gerçek hayatta olduğu gibi Internet üzerinde de kişileri aldatarak ya da isteklerini suistimal ederek yasa dışı işler yapmaya çalışan insanlar bulunmaktadır. Toplum mühendisliği (social engineering) adı verilen bu davranış genellikle kişileri dolandırmak veya özel bilgilerini ele geçirmek amacıyla yapılır. Özellikle sistem yöneticisi olduğunu ve belli bir işlemin yapılması için şifre gönderilmesi gerektiğini söyleyen mesajlar, gitgide daha fazla görülen kandırmaca mesajlardır. Yemleme (phishing) denilen bu uygulama, banka şifrelerini ele geçirmek amacıyla sık sık kullanılmaktadır. Bir e-postanın başka adresten geliyormuş gibi gösterilmesi de teknik olarak mümkün olan bir aldatmaca tekniğidir. Her zaman bir bilginin bir şekilde değiştirilmiş olabileceği ve doğru kişi tarafından gönderilmiyor olabileceği unutulmaması gereken bir konudur.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Beyni Yenilemenin Bilimsel Sırları"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=79#post-96</link>
<pubDate>Sal, 06 Apr 2010 12:28:22 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">96@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;Popüler inanışın aksine yakın zamandaki araştırmalar, beyin maddesini yeniden oluşturmanın muhtemelen yolları olduğunu keşfetmiştir. Örneğin Yaşlanma Jerontolojisi üzerine olan Ulusal Araştırma Merkezi’nde ve Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Okulu’nda hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar; hem kalori sınırlandırmasının hem de vitamin, mineral alımıyla beraber aralıklar halinde tutulan orucun hastalığa karşı direnci arttırdığını, yaşam süresini uzattığını ve sap hücrelerdeki nöron üretimini harekete geçirdiğini göstermiştir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;reseptor.jpg Beyin Reseptörleri 	Buna ilaveten oruç tutmanın; beyin yaralanmasının ardından yeniden-tellemenin başarılı olması için muhtemel olarak kabiliyeti arttırıp, sinaptik elastikiyeti çoğalttığı gösterilmiştir. Bu faydaların düzenli egzersiz stresinin sonucu olarak, büyük müsküler (adalesel) yenilenme konseptindekine benzer bir şekilde hücresel stres tepkisinden kaynaklandığı gözükmektedir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Ekstra araştırma, yemek aralarındaki zamanı arttırmanın kronik kalori sınırlandırmasından daha iyi bir seçim olabileceğini ileri sürmektedir. Çünkü cinsiyet hormonlarındaki azalmadan ortaya çıkan sonuç, hem seksüel hem de beyin performansını olumsuz olarak etkileyebilir. Cinsiyet steroid hormonları olan testesteron ve östrojen bol yiyecek temininden pozitif olarak etkilenmektedirler. Bir diğer deyişle; bu şekilde daha zeki olabilirsiniz, fakat diğer dezavantajlarının yanısıra o yatak odanızdaki keyfi olumsuz etkileyebilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Ancak kendinizi aç bırakma heveslisi değilseniz, diğer seçenekler de var. Burnham Enstitüsü için Tıp Araştırması’ndan ve Japonya’daki Iwate Üniversitesi’nden gelen yakın zamandaki bir diğer bulgu, Biberiye (romarin) bitkisinin beyindeki serbest radikalle savaşan bir içeriği kapsadığını bildirmektedir. Karnosik asit (CA) olarak bilinen aktif içerik, beyni felç ve Alzheimer gibi olan nöro-dejenerasyondan ve normal yaşlanmanın etkilerinden koruyabilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Araştırmacılar bu bitkide izole edilmiş bileşimlerin daha etkili formlarının patentini alsalar da; pek çok yeni ilacın aksine, biberiyeyi yalnızca doğal halinde kullanmak belki de en güvenli, klinik olarak tesirine en katlanılabilir olandır çünkü o beyine etki etmesiyle tanınır ve insanlar tarafından da bin seneden fazladır tüketilmektedir. Bitki, Avrupalı halk tıbbında sinir sistemine yardımcı olması için kullanılmıştır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Berkeley, California Üniversitesi’nde Biyokimya ve Moleküler Biyoloji Profesörü olan Bruce N. Ames; günlük aldığı, hücrelerimize güç veren Mitokondriya’nın enerji çıktısını arttıran kimyasallar olan 800 mg’lık Alfa Lipoik Asit ve 2,000 mg’lık Asetil-L-Karnitin’e inanmaktadır. Mitokondriyal bozulma, yaşlanmada ve Alzheimer ve diyabet gibi olan hastalıklarda ana faktördür. Bu takviyeleri alan yaşlı sıçanlar daha fazla enerjiye sahip olmuşlar ve labirentleri daha hızlı koşmuşlardır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Omega-3’ün cevizlerde ve yağlı balıklarda (somon, sardalya ve göl alabalığı gibi) bulunan yağlı DHA ve EPA asitlerinin Alzheimer hastalığını önlemeye yardımcı oldukları düşünülmektedir. (Bundan başka, depresyonu önlemeye yardım ettikleri muhtemeldir ve ani kalp krizinden ölmeyi önlemede yardımcı oldukları gösterilmiştir.)&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Genellikle Köride bulunan Turmerik, kuvvetli antioksidan ve anti-inflamatuvar özellikleriyle bir kimyasal olan Kürkümin’i içermektedir. O, Hindistan’da yaraları iyileştirmeye yardım etmek için bir merhem olarak bile kullanılmıştır. Doğu Asyalılar onu yerler de. Bu onların Amerika Birleşik Devletleri’yle karşılaştırıldığında çeşitli kanser türlerine ilave olarak Parkinson hastalığı ve Alzheimer hastalığındaki oranlarının neden daha düşük olduğunu açıklayabilir. Eğer Köri favori yemeklerinizin bir parçası değilse, günlük 500 ila 1000 mg. Kürkümin takviyesini deneyebilirsiniz.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Fiziksel egzersiz; stres proteinlerinin ve büyüme faktörlerinin üretimi aracılığıyla beynin yenilenmesini ve kas hücrelerini uyararak nöron yenilenmesinde faydalı etkilere sahip olabilir. Fakat yine de ilave araştırma, egzersizlerin hepsinin aynı değerde olmadığını ileri sürmektedir. İlginç bir şekilde bazı araştırmacılar; angarya olarak nitelendirilen egzersizin nöronal yenilenmeye faydalı olmadığını, fakat tamamen eğlence için yapılmış fiziksel aktivitenin ise aynı zaman harcanmış ve aynı kaloriler yakılmış olsa bile nöronal yenilenmeyle sonuçlandığını keşfetmişlerdir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Egzersiz de stresi azaltmaya yardımcı olabilir, fakat meditasyon ve yaşam stili değişiklikleri gibi olan herhangi bir stres-azaltıcı aktivite beyine yardım edebilir. Kronik stresin beynin öğrenme, hafıza ve ruhsal durumla alakalı olan kısımlarını küçülttüğüne dair bazı kanıtlar vardır. (O ayrıca yaranın iyileşmesini geciktirir, ateroskleroz-damar sertleşmesini arttırır ve kan basıncını yükseltir.)&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Kısa dönem kavramsal ve fiziksel performansın vücut ısısında düşme, azalan kan atış hızı, kan basıncı, azalan glukoz ve insülin seviyeleri yüzünden oruç tutmakla artmadığını söylemeden geçmemeliyiz. Bundan dolayı, oruç tutma devresinde bir maratonu planlamamak veya bir iş toplantısını talep etmemek daha iyidir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Ölçülü yemek yeme reçetesinin, egzersiz yapmanın ve anti-oksidan bakımından zengin yiyecekleri yemenin sağlıklı yaşam stilinin bir parçası olarak uzun ömrü arttıracağını uzun zamandır biliyoruz; fakat o altın yıllara bunama çeken her 7 kişiden 1 tanesi olmadan ulaşıp, beyinlerimizi beraberimizde götürebileceğimizi bilmek güzel. En iyiyi dileyin ve biraz biberiyeli tavuk yiyin.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Yaz İshalleri"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=78#post-95</link>
<pubDate>Sal, 06 Apr 2010 12:22:48 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">95@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;İshal, dışkılama sayısında artışla beraber, dışkının şekilsiz bir hal alması olarak tariflenir. Normalde dışkı kuru ve şekilli iken, ishal durumunda içerdiği su miktarı artarak şekilsiz olur. İshal nedeniyle barsak hareketleri artar, normal süreden daha kısa aralıklarla dışkılama ortaya çıkar. Örneğin günde bir kez katı, şekilli dışkılaması olan bir kişi, günde 3-4 kez veya çok daha fazla dışkılıyorsa veya dışkı cıvıklaşmış, su gibiyse ya da sümüksü olmuşsa ishalden bahsedebiliriz.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İshale neden olan pek çok durum mevcuttur. İshal nedenlerinin başında mikrobik ishaller gelmektedir ki, konumuz olan yaz ishalleri de bu gruptandır. Mikroplar dışında başta antibiyotikler olmak üzere çeşitli ilaçlar, çeşitli mide-barsak hastalıkları, bazı hormonal hastalıklar, barsak veya barsak komşuluğunda ortaya çıkan tümöral durumlar, aşırı ve ani ısı değişimleri de ishale neden olabilir. Heyecanlanma, üzüntü, korku, stres gibi durumlar da ishale neden olabilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yaz ishallerinin nedenleri nelerdir ?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yaz ishaline neden olan mikroplar, bakteriler ile protozoon denilen gözle görülmeyen parazitlerdir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yaz ishalleri nasıl ortaya çıkar ?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Doğadaki sıcaklık artışıyla tüm canlıların su ihtiyaçları da buna paralel olarak artar. Dolayısıyla insanlar, yaz aylarında daha fazla su tüketir. Böylece, bu tüketimin beklenmeyen bir sonucu olan yaz ishalleri, çoğunlukla mikroplu suların içilmesi veya bu sularla yıkanmış meyva ve sebzelerin yenilmesiyle ortaya çıkar. Bazen insanlar ishal olup bu mikropları dışkıları ile çevreye yayabilir. Dışkıyla bulaşmış ellerin ağıza götürülmesi sonucu da ishal olabilir. Her zaman kullanılan suların sağlıklı olup olmadığını bilmek mümkün olmaz. Doğada, özellikle insan ve hayvan dışkılarıyla kirlenmiş sularda yaşayan, ishal nedeni olabilecek çeşitli mikroplar bulunmaktadır. Bunlar özellikle durgun sularda, kanalizasyonun karıştığı sularda, iyi ilaçlanmamış içme ve kullanma sularında, özellikle yaz aylarında uzun süre canlı kalarak çoğalır. Bu suların içilmesi veya böyle sularla bulaşık, sıcak ortamda beklemiş gıdaların, örneğin çiğ sebzelerle hazırlanmış salataların ve meyvaların tüketilmesi sonucu ishal yapan mikroplar, ağız yoluyla alınarak insanların barsaklarına ulaşır. Bunların bir kısmı barsak duvarında iltihap oluşturarak hem barsak hareketlerini artırır, hem de barsağa su ve iltihabi hücrelerin geçişine neden olur; bir kısmı da barsakta iltihap yapmadan, salgıladıkları toksin denilen zehirli maddelerin etkisiyle su ve tuz geçişini artırmak suretiyle ishale neden olur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yaz ishallerinin belirtileri nelerdir ?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;En önemli belirti, dışkılama sayısının artması ve dışkı vasfının değişmesidir. Dışkı, cıvık, patates püresi görünümünde olabileceği gibi, sümüksü ve iltihaplı veya su gibi olabilir. Dışkı miktarı ve su içeriği, ince barsaklarda hastalık yapan parazit ve bakterilerin ishallerinde fazladır, kalın barsakta hastalık yapanlarınkinde ise azdır; ayrıca bunlarda dışkılama sayısı diğerlerine oranla daha fazladır. Su gibi tariflenen ishallerin çoğunluğu paraziter nedenlidir. En sık giardia denilen protozoon neden olur. Bu tip ishallerin en ciddisi ve hayatı tehtid edeni ise dışkının pirinç suyu görüntüsü olarak tariflendiği, kolera bakterisinin yaptığı ishaldir. İltihaplı dışkılamaya neden olan bakterilere ise tifo ve tifo benzeri hastalıklara neden olan salmonella bakterilerini örnek verebiliriz. Kalın barsakta ishale neden olan bakterilerin bir kısmı ve bazı parazitler dışkının iltihaplı, sümüksü görünmesine, aynı zamanda barsak duvarını da zedeleyerek damarların kanamasına neden oldukları için, kanlı olmasına da neden olurlar. Dışkının böyle kanlı ve iltihaplı olması dizanteri olarak adlandırılır. Nedenlerinden birisi şigella denilen bakteri, bir diğeri amip denilen protozoondur. İshalle birlikte bulunan diğer belirtiler karın ağrısı, karında buruntu hissi, bazen bulantı, iltihabi durumlarda bunlara ilaveten ateş olarak karşımıza çıkar. Dışkılamadan sonra tam rahatlayamama da bir diğer belirti olabilir. Örneğin kalın barsak ishallerinde ağrı ve rahatlayamama sıktır. Aşırı su ve tuz kaybına bağlı olarak kalp damar sistemine, böbreklere, sinir sistemine ait kalp ritm bozuklukları, böbrek yetmezliği, şuur bozuklukları gibi belirtiler de olabilir. Dilin kuruması, cildin parlaklık, nem ve yumuşaklığını kaybetmesi, gözlerin göz çukuruna çökmesi gibi belirtiler, su kaybının işaretleridir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İshal olunca ne yapmalıyız ?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İlk tedbir olarak kaybedilen su ve tuzu geri koymak için pratik olarak hazırlayacağımız şu solusyonu içebiliriz: Bir litre kaynatılmış soğutulmuş suya 1 çorba kaşığı şeker, 1 tatlı kaşığı sofra tuzu ve 1 çay kaşığı karbonat konularak karıştırılır, içilebildiği kadar sık aralıklarla içilir. Ancak mikrobik ishallerin hemen hepsi 24 saatten fazla devam eder ve hemen hepsi ilaç tedavisi almadan düzelmez. Bu nedenle, 24 saatten fazla süren ishallerde en yakın sağlık merkezine başvurularak muayene ve tetkik olunması gerekir. Çünkü farkında olmadan dışkımız yoluyla çevreye mikrop bulaştırabilir, ayrıca ishalin tedavisiz kalarak daha ciddi sağlık problemlerine yol açmasına neden olabiliriz.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sağlık kuruluşunda neler yapılacaktır ?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sağlık kuruluşunda, şüphelenilen gıdaların ve suyun olup olmadığı ve ne zaman tüketildiği, ishalin ne zaman başladığı, karın ağrısı, ateş, dışkıda iltihap ve/veya kan olup olmadığı, yakınımızda başka hasta insanların olup olmadığı sorulacak; muayenenin ardından dışkı tahlili ve kültürü, kan sayımı ve gerekirse diğer kan tetkikleri istenecektir. Tüm verilere göre hekim tedaviye karar verecektir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Nasıl tedavi edilir ?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sıvı ve tuz kaybının az olduğu, ishalin hastanın komforunu çok bozmadığı durumlarda, hastaneye yatırılmadan genellikle sadece uygun bir diyetle hasta ayaktan tedavi edilir. Aşırı su ve tuz kaybı, ağır dizanteri halleri, kolera şüphesi olan durumlarda hasta mutlaka hastaneye yatırılarak öncelikle kaybedilen su ve tuzun yerine konması amacıyla serum verilir, daha sonra uygun ilaçlara başlanır. İshal diyeti nasıldır? İshali olan kimselerin düzelene kadar posasız ve yağsız gıdalar alması gerekir. Yani sebze ve meyvalar, kuru yemiş, çikolata, kızartmalar gibi gıdalar alınmamalıdır. Yağsız makarna, pirinç pilavı, haşlanmış patates-patates püresi, haşlanmış yağsız et ve tavuk, yağsız ızgara köfte yenebilir. Ayrıca bol miktarda içeçek alınmalıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İyileşme şansı nedir ?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Uygun tedaviyle yaz ishallerinin tedavisi oldukça yüz güldürücüdür; hemen hepsinde iyileşme tamdır. Ancak mikroplu ortamla temas devam ediyorsa, gerekli tedbirler alınmadıysa ishalin tekrarlama şansı her zaman vardır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yaz ishalleri nasıl önlenebilir ?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bu ishallerin önlenmesinin en önemli yolu, menşei bilinmeyen suların tüketilmemesi ve kişisel temizliğe dikkat edilmesi, özellikle ellerin her yemekten önce ve sonra yıkanmasıdır. Kullanılan ve içilen suların klorlanması pekçok mikrobun yaşamasını önler. Şüpheli suların, şüpheli olmasa bile salgın olduğu bilinen yerlerdeki suların kaynatılarak kullanılması gereklidir.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "DENGELİ BESLENME"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=77#post-94</link>
<pubDate>Cum, 02 Apr 2010 01:06:25 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">94@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;Gerek sağlıklı bir ortamda spor yapmak,  gerekse yüksek sportif performansı elde etmede başarının temel unsurlarından birisi bilindiği gibi ekip çalışmasıdır.  Bu ekibin bir parçası da hiç kuşkusuz beslenme uzmanıdır. Ülkemizde tam anlamı ile yerleşmese de ender olarak bu ekip bazı kulüpler de oluşturulmaya başlanmıştır.  Aşağıdaki bölümde beslenme konusu ile ilgili çeşitli temel kavramlara ve pratikte karşılaşılan sorulara yanıt vermeye çalışacağız.  Bu konulardaki daha detaylı bilgilere kaynaklarımızdan veya bir beslenme uzmanından ulaşabilirsiniz.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;1-      Dengeli beslenme nedir?&#60;br /&#62;
Sportif bağlamda dengeli beslenme gerek antrenman, gerekse yarışma periyodunda, sporcunun gerek duyduğu besin öğelerinin, gerek duyduğu zaman diliminde alınmasıdır.  Burada denge kavramı , sporcunun antrenman ve yarışmada harcayacağı besin öğelerinin sağlıklı bir biçimde alınması ve harcanmasının ardından yerine konulmasıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;2-      Kaç çeşit karbonhidrat vardır?&#60;br /&#62;
Karbonhidratlara göz attığımıza genelde iki gruba ayılır.  Basit karbonhidratlar şeker,  kompleksler ise nişastadır.  Basit karbonhidratlar zengin yiyecekler;çay şekeri , akide şekeri meyve şekerleme ve pelteleri,  karamela,  lokum,  marmelat, reçel, bal, pekmez, çikolata, tahin helva , kuru sebze, meyve ve pestiller.  Kompleksler ise ekmek,  bisküvi, kek, pasta pirinç, makarna , bulgur, buğday, irmik, şehriye, tarhana, arpa, yulaf, mısır, patates, kestane,  barbunya, bezelye, börülce, iç bakla,  kuru fasulye, nohut, mercimektir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;3-      Kaç çeşit yağ vardır?&#60;br /&#62;
İnsan vücudunun enerji gereksinimi en ekonomik şekilde yağlarda sağlanır.  Gerek yağda eriyen vitaminler (A, D, E, K) gerekse elzem yağ asitleri (vücudun sentezleyemediği için diyetle alınması gerekir) vücuda yağ ile alınır.  Yağlar üç ana gruptadır.  Bunlar, doymuş, tekli doymamış ve çoklu doymamış yağlardır Doymuş yağlar:etin yağı, krema, kaymak içyağı, margarin, yağlı süt ve ürünleridir.  Tekli doymuş yağlar;zeytinyağı ve yer fıstığı yağıdır.  çoklu doymamış yağlar da;mısır pamuk, ayçiceği,  soya, susam ve balık yağıdır. Bilindiği gibi doymuş yağlar kan kolesterol düzeyini yükseltip, kalp hastalıkları ile ilgili  bazı riskleri artırır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;4-      Proteinlerin vücuttaki görevi ve protein kaynakları&#60;br /&#62;
Bilindiği gibi organizmadaki hücreler sürekli bir yenilenme içersindedir.  Bu noktada proteinlere büyük görev düşmektedir.  Yaşam süreleri farklı olan yıpranan hücreler ölüp, yerine yenileri yapılmaktadır.  Proteinler enerji sağlamanın  yanı sıra asıl görevleri olan bu yapıtaşı görevlerini yerine getirir.  Ayrıca besin öğelerinin kullanılmasında görev alan enzim ve hormonların yapısında da proteinler bulunur.  Enfeksiyonlara karşı vücudun verdiği savaşta da proteinler yer alır.  Günlük enerji tüketiminin yaklaşık yüzde  10-15 ‘i proteinlerden sağlanmaktadır.  Proteinler genelde bitkisel  ve hayvansal kaynaklı yiyeceklerden sağlanır.  Burada  iyi kaliteli hayvansal kaynaklı yiyecekler;et, süt, peynir, yumurtadır.  Bitkisel kaynaklı yiyecekler ise tahıl ve kuru baklagillerdir.  Genel olarak proteinden zengin yiyecekler;süt, yoğurt, peynir, yumurta, kümes ve av hayvanları, balık ve deniz ürünleri, et ve ürünleri, kuru baklagiller ve yağlı tohumlardır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;ENERJİ KONUSU&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;1-      İnsan vücudunun enerji kaynakları nelerdir?&#60;br /&#62;
Tüm besinlerin bileşmesinde çeşitli kimyasal moleküller bulunmaktadır.  Bunlar “besin öğesi” diye adlandırılır.  Ağızda başlayan  sindirimin sonunda besin öğeleri parçalanır.  Olaya enerji kaynakları bazında baktığımızda,  insan vücudunun enerji gereksinimi üç temel besin grubunda sağlanır.  Bunlar sırasıyla; karbonhidratlar, yağlar ve proteinlerdir.  Genel olarak karbonhidratlar ve yağlar egzersiz sırasında temel yakıt olarak kullanılan enerji kaynaklarıdır.  Proteinler organizmada yapıtaşı olarak görev yaparlar.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;2-      Vücutta hangi enerji kaynakları depolanır?&#60;br /&#62;
İnsan vücudundaki temel enerji kaynaklarından karbonhidratlar ve  yağlar depo edilir. Proteinler depo edilmez.  Bu yüzden gerekli olduğu kadar protein kullanılır, geriye kalanı dışarı atılır.  Ayrıca, fazla olarak protein almak çeşitli sağlık sorunlarına da yol açabilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;3-      Hangi enerji kaynağı ne kadar enerji verir?&#60;br /&#62;
Karbonhidratlar ve proteinler gram başına yaklaşık 4 kilokalori,  yağlar ise gram başına  9 kilokalori enerji verir.  Genel olarak kilokalori ve kalori değerleri, ülkemizde birinin yerine kullanılan değerlerdir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;4-      İnsan vücudu hangi koşullarda enerjiye gerek duyar?&#60;br /&#62;
İnsan organizması üç koşulda enerjiye gerek duyar.&#60;br /&#62;
Bunlar: a.  Bazal metabolizma,  b. Fiziksel aktivite,  c. Besinlerin spesifik dinamik etkisi&#60;br /&#62;
Burada bazal metabolizma organizmanın dinlenik durumda yaşamını sürdürmesi için gerek duyduğu enerji gereksinimidir.  Bazal metabolizma kişinin vücut ağırlığı, yaşı , cinsiyeti, sağlık durumu ve diğer faktörlere  göre değişir.  Fiziksel aktivite ise yürümekten, koşmaya;okumaktan, araba sürmeye kadar tüm fiziksel ve zihinsel aktivitelerimiz için gereksinim duyduğumuz enerjidir.  Besinlerin spesifik  dinamik etkisi ise, besinlerin sindirimi sırasında ortaya çıkan ısının , ortadan kaldırılması için harcanması gereken enerjidir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;5-      Hangi sporda, hangi enerji kaynakları kullanılır?&#60;br /&#62;
Egzersiz sırasında genelde karbonhidratlar kullanılır.  Özellikle kısa süreli aktivitelerde sadece bu enerji kaynağı kullanılır.  Egzersizin süresi uzadıkça enerji kullanımında yağlar da devreye girer.  Özellikle uzun süren aktivitelerde eforun süresi uzayıp, şiddeti düştükçe vücut yağ depoları enerji üretiminde devreye girmektedir.  Bu tür aktivitelere en belirgin örnek maratondur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;6-      Ağırlık çalışmalarının yapıldığı dönemde hangi enerji kaynağı fazla alınmalıdır?&#60;br /&#62;
Genel olarak ağırlık çalışmasının yapıldığı dönemlerde, amaç kuvvet gelişimi olduğu  için kasın enine kesitinin büyümesi (hipertofi) söz konusudur.&#60;br /&#62;
Bu da organizmanın gereğinden fazla protein kullanımı ile sağlanır.  İşte bu nedenle ağırlık çalışmalının yapıldığı dönemde daha fazla protein alınmalıdır.  Ama bu protein miktarı mutlaka bir diyetisyen (beslenme uzmanı) veya bir hekim tarafından belirlenmelidir.  Unutulmaması gereken, aşırı protein alımının çeşitli sağlık sorunlarına yol açtığı, fazlasının yağa dönüşüp depolandığında ve geriye kalanının idrar yolu ile atıldığıdır.&#60;br /&#62;
Sağlıklı bireylerde günlük protein alımında vücut ağırlığının her kilogramı başına                 0.8-1 gramlık protein yeterli, özellikle kuvvet gerektiren sporlarda bu oran vücut ağırlığı başına 1. 5-2 gram, hatta 2. 5 grama kadar çıkabilmektedir.  Kuvvet çalışmalarının yeni başladığı dönemlerde kas gelişimine yönelik ek kilogram başına 7-8 gram protein önerilmektedir.  Ama bu değerler genel değerlendirilir.  Konu mutlaka bir uzman tarafından denetlenmelidir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;VİTAMİNLER&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;1-      Kaç çeşit vitamin vardır?&#60;br /&#62;
Vitaminler bilindiği gibi vücut tarafından üretilemeyen ama yaşam için gerekli olan bileşiklerdir.  Vitaminler genelde iki gruba ayrılır.  Bunlar suda eriyen ve yağda eriyen vitaminler.&#60;br /&#62;
Yağda eriyen vitaminler dört tanedir bunlar:A, D, E, K  tir.  Suda eriyenler ise şunlardır: B (B1 thiamin, B2-riboflavin,  B6 piridoksin, B12)ve C vitamini (askorbik asit)&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;2-      Suda eriyen vitaminlerin özellikleri nedir?&#60;br /&#62;
Bunlar B ve C vitaminleridir. Bu vitaminlerin özellikleri vücutta az bulunmaları ve depo edilmez olmalarıdır.  Fazla  alındıklarında ise idrar yolu ile atılır&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;3-      Yağda eriyen vitaminlerin özellikleri nelerdir?&#60;br /&#62;
Yağda eriyen A, D, E, K vitaminleri vücutta depo edilir.  Fazla alındıkları zaman vücutta  toksit etkisi yaparlar.  Yetişkinlerde fazla alım onucu baş ağrısı, bulantı, saç dökülmesi, ishal gibi belirti gösterirler.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;4-      Vitaminler ne zaman ve nasıl alınmalıdır?&#60;br /&#62;
Vitaminler gerek duyulduğunda mutlaka bir hekim veya beslenme uzmanı denetiminde alınmalıdır.  Onların hangisinin kullanılması gerektiği , alınma sıklığı ve dozu mutlaka bir uzman tarafından belirlenmelidir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;  5-      Vitaminlerin performansa etkisi nedir?&#60;br /&#62;
Sağlıklı ve düzenli beslenen bir sporcu, normalde vitamin gereksinimini aldığı besinlerden olarak sağlar.  Ama sporcular psikolojik olarak vitamin almaları gerektiğini zanneder . Yetersiz ve fazla vitamin alımının performans üzerindeki etkileri çeşitli araştırmalara söz konusu olmuştur.  Sağlıklı beslenen bir sporcu için birçok uzmanın belirttiği gibi vitamin alımı pahalı bir idrarın oluşmasına neden olur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;YARIŞMA ÖNCESİ ÖĞÜN&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;1-      Yarışma öncesi öğün ne zaman yenmelidir?&#60;br /&#62;
Yarışma öncesi öğün yarışmadan en az 3 saat önce yenmelidir.  Bu süre belirli besinlerin süresidir.  Son öğün süresi bazen 3. 5,  bazen de 4 saat olabilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;2-      Yarışma öncesi öğünde neler olmalıdır?&#60;br /&#62;
Son öğün sindirimi kolay besinler seçilmelidir.  Sindirimi kolay ve enerji verici özelliklerinden ötürü karbonhidrat tercih nedeni olmalıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;3-     Yarışmada öncesi öğün nasıl olmalıdır?&#60;br /&#62;
Yarışma öncesi öğün için şöyle örnekler verilebilir:Peynirli makarna,  şehriye çorbası, komposto,  ekmek.  Veya derisi soyulmuş tavuk, patates püresi, şeftali, meyve suyu ve maden suyu karışımı&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;4-      Yarışma öncesi öğünde neler olmamalıdır?&#60;br /&#62;
Yarışma öncesi son öğünde posası fazla olan çiğ sebze ve meyve olmamalıdır.  Özellikle selülozik niteliği olan bazı yeşil besinler içine sünger gibi su çekerek çok uzun sürede sindirilirler.  Ayrıca çok yağlı yiyeceklerin de sindirim süreleri uzundur.  Bunlardan kaçınılmalıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;5-      Yarışma sonrası öğünde neler olmalıdır?&#60;br /&#62;
Yarışma sonrası öğünde öncelikle vücutta azalan su mineraller yerine konmalıdır.  Yarışmadan 30 dakika sonra su ve 1 saat sonra da süt veya ayran en uygun içecektir.  Kaslarda boşalan glikojen depolarını doldurmak ve kan şeker düzeyini eski düzeyine getirmek için pilav, patates ,  makarna gibi karbonhidrattan zengin yiyecekler tercih edilmelidir.  Vitamin ve mineral yönünden zengin taze meyve ve sebzeler, sütlü tatlılara ağırlık verilmelidir.  Proteinli yiyeceklerden ise tavuk, balık, peynir gibi sindirimi kolay olanlar tercih edilmelidir.  &#60;/p&#62;
&#60;p&#62;SU VE SPOR&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;1- Vücudumuzun su kaynakları nelerdir?&#60;br /&#62;
Vücudumuzun su kaynakları üç ana grupta toplanır. Bunlar: Direkt olarak alınan su, çeşitli sıvıların içindeki su, çeşitli besin maddelerinin içindeki sudur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;2-Vücudumuz nerelerde suyu kullanır?&#60;br /&#62;
Su insan vücudunun önemli gereksinimidir.  Bilindiği gibi insan organizmasının %65-70 ‘i sudan oluşmaktadır. İnsan vücudu dört temel olgu için suya gereksinim duyar. Bunlar şunlardır: a. Besinlerin vücuda alınması, b. Sindirim kolaylaşması,  c. Zararlı öğelerin dışarı atılması, d. Vücut ısısının denetimi.&#60;br /&#62;
Bilindiği gibi fiziksel egzersiz sırasında vücudun sıvı gereksinimi artmaktadır.  Egzersiz ter  ve solunumla vücudumuzdan önemli miktarlarda sıvı kaybolmaktadır.  Örnek vermek gerekirse,  1000 metre koşusunda yaklaşık 1 litre, maratonda ise yaklaşık 5 litre sıvı kaybı olmaktadır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;3-      Sporcunun ne kadar su içmesi gerekir?&#60;br /&#62;
Sporcunun ne kadar su içmesi gerektiği yaptığı aktiviteye, ortamın sıcaklığına ve aktivitenin süresine bağlıdır. Bu olaya harcanan kalori bazında bakarsanız, beslenme uzmanları harcanan her 1000 kilokalori için, bir litre suyun alınması gerektiğini söylemektedir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;4-      Su ne zaman ve ne kadar içilmelidir?&#60;br /&#62;
Su içimi üç ana başlık altında toplanabilir. Bunlar;egzersiz öncesi, egzersiz sırası ve egzersiz sonrasıdır.  Yarışma veya egzersiz öncesi son öğünde 2-2. 5 bardak su içilmelidir.  Egzersizden yarım saat önce de 1 saat bardak içilebilir.  Egzersiz sırasında su tüketimi kuşkusuz egzersizin şekli, süresi ve ortamın sıcaklığına bağlıdır.  Beslenme uzmanları genelde bir saatin altındaki fiziksel aktiviteler için en uygun sıvı alımının su olduğu görüşündedir.  Bu nedenle bir saat ve onun altındaki fiziksel aktivitelerde 20 dakikada bir  bardak su içilmelidir.  Egzersiz sonrası su içimindeki kriter de idrarın rengidir. İdrarın rengi açık oluncaya kadar sporcunun su içmesi önerilir.  Aslında burada asıl mantık aktivite öncesi ve sonrası vücut ağırlığının belirlenip, farkı kadar su alınmasıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;5-      Su ne soğuklukta olmalıdır?&#60;br /&#62;
Sporcunun içeceği suyun soğukluk derecesi sürekli tartışılan bir konudur ve bu konuda gelenekler yanlış bilgilerle doludur.  Özellikle  bu yanlış bilgiler egzersizde ve sonrası “soğuk su”içilmemesi yönündedir.  Bu yanlış bir bilgidir.  Egzersiz sırasında ve sonrasında termo-regülasyon (artan vücut sıcaklığının dengelenmesi)için özellikle soğuk su içimi yararlıdır.  Burada beslenme uzmanları suyun soğukluğunun 5-10 derece olmasını önerirler.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;DİĞER&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;1- Ergojenik yardım nedir?&#60;br /&#62;
Performans artırmak amacıyla  yardımına başvurulan bazı besin maddeleri ve yöntemleridir.&#60;br /&#62;
Gerçek ergojenik yardımcılar kuvveti, dayanıklılığı, hızı ve beceriyi sürekli olarak artıran yöntemlerdir.&#60;br /&#62;
Bunlar sentetik madde olmadıkları için doping sayılmazlar, Spor dünyasında sporcular bazı alışkanlıklara, bazı maddelere kullanılır.  Bu maddelere bira mayası, polen protein tozları v. b maddelerdir.&#60;br /&#62;
Bu maddelerin gerçek etkileri şunlardır:Bira mayası orta düzeyde b vitamini içerir.  Araştırmalarda hiçbir ergojenik etkisine rastlanmamıştır.  Bira mayası içinde yaşayabilen küçük canlılar çeşitli rahatsızlıklara neden olur.&#60;br /&#62;
Polen yapısında % 50 oranında karbonhidrat bulunur. Sporcular enerji verici madde olarak kullanılır.  Araştırmalarda olumlu bir etkisine rastlanmamıştır.  Bazı kişilerde tehlikeli boyutlarda alerji yapar.&#60;br /&#62;
B15  vitamini (pangamik asit)için bazı spor dergilerinde doku ve hücrelere oksijen taşınmasını artırdığı iddia edilmektedir. Bu konuda yapılan araştırmalarda vitamin etkinliği göstermediği tespit edilmiş olup, bazı firmaların ürünlerinde sadece laktoza (süt şeker) rastlanmıştır. B 15 sentetik bir madde olduğunda sağlığa zararlıdır.  Aslında Besin ve  İlaç Konseyi B15 in bir diyet destekleyici  veya ilaç olarak satılmasını illegal kabul etmektedir.&#60;br /&#62;
Karnitin, vitamine benzer bir moleküldür. Vücutta bazı amino asitlerden sentezlenebilmektedir.  Karnitin, özellikle ette bulunur. Uzun zincirli yağ asitlerinin sitoplazmada mitokondriye geçişini kolaylaştırdığı için ergojenik yardımcı olarak kabul edilir. Yine de sporculara ilave karnitin almalarını önerecek çok az bilimsel kaynak vardır.&#60;br /&#62;
Kreatin son zamanlarda oral kreatin suplementasyonunun kas fosfokreatini ve kreatin verimini artırabileceğini ileri süren çalışmalar vardır. Buna bağlı olarak kreatin , maksimal egzersizlerde yorgunluk gelişimini geciktirmektedir.&#60;br /&#62;
Ergojenik yardım konusundaki önerimiz, mutlaka spor alanında uzmanlaşmış bir beslenme uzmanından yardım alınmadan kullanılmamalıdır.&#60;br /&#62;
Ortak görüş iyi bir beslenme programı ile sporcunun gerekli tüm gereksinimlerini alabildiğidir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;2-  Alkolün sporcular üzerinde etkisi nedir?&#60;br /&#62;
Alkol belirli dozda alındığında uyarıcı, belirli dozda alındığında  da uyuşturucu etkisi yapar.  Ayrıca alkol karaciğerde çözülüp yağa dönüşür.  Enerji oluşumunda etkin değildir.  Alınma dozuna göre merkezi sinir sistemi üzerinde uyuşturucu etkisi vardır .  Sporcunun konsantrasyonunu bozar. 1982 yılında Amerika Spor Hekimliği koleji alkol üzerine şunları söylemekteydi:&#60;br /&#62;
a-Alkolün kısa süreli etkisi reaksiyon zamanı, el göz koordinasyonu, denge ve kompleks koordinasyonu gibi özellikleri geciktirici ve bozucudur.&#60;br /&#62;
b-Enerji metabolizması, maksimal oksijen kullanımı, kalp atım hızı, kalp atım hacmi, kas kan akımı solunumsal dinamikleri etkiler&#60;br /&#62;
c-Kuvvet, güç , dayanıklılık, sürati azaltabilir.&#60;br /&#62;
d-Uzun süreli kullanımda karaciğer, kalp, beyin, kas hastalıkları ve ölüme yol açabilir.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "EL-RAZİ"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=76#post-93</link>
<pubDate>Per, 01 Apr 2010 13:37:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">93@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;El-Razi olarak bilinen Ebu Bekir Muhammed Bin Zekeriya, 864 yılında İran'da Rey kentinde dünyaya gelmiştir. Gençlik yıllarında müzik, matematik, astronomi, kimya, felsefe ve tıp bilimleri ile ilgilenmiştir. Hekimliğe karşı duyduğu ilgi sonucu tıp eğitimine yönelmiştir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Hekimliği sırasında halk arasında ünü ve çalışkanlığı ile ön plana geçen El-Razi, Rey kenti hastanesi başhekimliği görevini üstlenmiştir. Bu dönem içerisinde gerek hekimlik pratiği, gerekse tıp eğitimi üzerine çalışmaları sonucu dönemin en ünlü hastanelerinden olan Bağdat Hastanesi'ne başhekim olarak atandı ve yaşamının büyük bir bölümünü bu kentte geçirdi. Hayatının sonuna doğru Rey kendine geri dönen Razi, 930 yılında bu şehirde hayata gözlerini yumdu.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Çalışmalarının büyük bir kısmı tıp üzerine olan El-Razi'nin en ünlü eseri &#34;El Hevi (Liber Continens)&#34;dir. Bu eser, hastalıkların teşhis ve tedavisi üzerine yazılmış döneminin en geniş medikal ansiklopedisidir. Antik Yunan ve İslam tıbbının önemli medikal bilgileri ve El-Razi'nin kendi çalışmaları bu eserde derlenmiştir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;El Razi'nin en önemli çalışması ise çiçek ve suçiçeği hastalıkları üzerine yazdığı incelemesidir. &#34;Liber de Pestilentia&#34; adlı eserinde her iki hastalığı da detaylı şekilde tanımlamış ve bu iki hastalığın ayırıcı tanısını yapmıştır. El Razi'nin eserleri birçok yabancı dile çevrilmiş ve 18. yüzyıla kadarbirçok tıp fakültesinde okutulmuştur. 1970 yılında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından çiçek ve suçiçeği hastalıkları üzerine olan özgün çalışmaları sebebiyle şükranla anılmıştır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;* &#34;Herhangi bir konuda Galen ve Aristo görüş birliği içindeyse doktorlar için karar vermek kolaydır; fakat farklı düşünüyorlarsa uzlaşmaya varmak zorlaşır. Hekimlikte &#34;doğru&#34;, ulaşılamayacak bir hedeftir. İyi bir hekimin deneyimi, kitaplarda yazan her şeyden çok daha önemlidir.&#34;
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "İLGİNÇ BİLGİLER"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=75#post-92</link>
<pubDate>Sal, 30 Mar 2010 15:36:03 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">92@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;1 Nisan şakasının kökeni nedir?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;1564 yılında Fransa kralı IX Charles, yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe aldı. Daha önce Avrupada yaygın olan yıl başlangıcı Mart 25 idi. O zamanki iletişim şartlarında IX Charles'in bu kararı fazla yayılamadı. Duyanlar ise protesto amacıyla eski adetlerine devam ettiler.1 Nisan'da partiler düzenlediler. Diğerleri ise onları Nisan aptalları olarak nitelendirdiler.1 Nisan'a bütün aptalların günü adını verdiler. Bu günde diğerlerine sürpriz hediyeler verdiler, yapılmayacak partilere davet ettiler, gerçek olmayan haberler ürettiler. Yıllar sonra Ocak ayının yılın ilk ayı olmasına alışılınca, Fransızlar 1 Nisan gününü kendi kültürlerinin parçası görerek devam ettirdiler. Oradan da bütün dünyaya yayıldı.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İnsanlar niçin içki kadehlerini tokuştururlar?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bu konuda iki ayrı açıklama vardır. 1) İnsanların beş duyusunu tatmin amacıyla şarap kadehini sofrada çın sesiye tokuşturmak. Şarabın rengi, görme; diliyle tat alma; burunla koklama;eliyle dokurma,ve çın sesiyle işitme. Şarap bütün duyguları tatmin eder anlamını taşır. 2)Antik çağlarda bir insanın düşmanını yemeğe davet edip,ona zehirli içki sunması doğal sayılıyordu. Ev sahibi içkinin zehirsiz olduğunu kanıtlamak için kendi içkisini havaya kaldırır ve misafirin içkisinden bir yudumun kendi kadehine dökülmesini isterdi. Sonra aynı anda içkilerini içerlerdi. Misafir böyle durumda ev sahibine güvenini göstermek için kadehini ev sahibinin yukarı kaldırdığı kadehe hafifçe vurur, çın sesiyle içkiyi denemeye gerek olmadığını gösterirdi.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Çinliler yiyeceklerini niçin çubukla yerler?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Çinlilerin yemek yeme alışkanlıklarının yiyeceklerini çok küçük parçalar halinde yemelerinden çubuk kullandıkları anlaşılıyor.Çinde eskiden yalnızca zenginler masada otururlardı. Halkın çoğunluğu tabakları ellerinde yemek yerlerdi. Bir elleriyle tabaklarını tutar, öteki elleriyle çubuk kullanarak beslenirlerdi. Hızla artan nüfus yüzünden yiyecek sıkıntısı çeken çinliler önlerindeki yiyeceği küçük parçalar halinde çoğaltarak yiyorlardı. O zamanlar ağaç sıkıntısı nedeniyle de tahta kullanımı kısıtlıydı. Masa kullanımı bu yüzden çok zordu. Çubuklar fildişinden ve kemikten yapılırdı.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Dünyanın en çok söylenen şarkısı hangisidir?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bu şarkı &#34;Happy birthday to you&#34; dur. Şarkının asıl kaynağı Amerika'lı iki kız kardeşe aittir. Orijinal adı &#34;Good Morning to All&#34; yani &#34; hepinize günaydın&#34;dır. Daha sonra güftesi değiştirilerek bütün dünyaya yayılmıştır. Fakat telif hakkı kardeşlere aittir, onlardan sonra da Warner/chappel müzik şirketine geçmiştir. Müzik ticari amaçlı kullanıldığı zaman şirkete ödeme yapma zorunluluğu vardır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yapıştırıcılar nasıl yapıştırıyor?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yapıştırıcıların sağladığı yapışma olayı aslında kimyasal bir reaksiyondan başka bir şey değildir. Günümüzde imalatçılar yapıştırıcıları sentetik malzemeler kullanarak yaparlar. Yapışma olayında benzer veya ayrı malzemeden iki madde, bir de yapışkan gerekir. Burada en önemli görev yapıştırıcıdadır. Yapıştırıcının moleküllerinin diğer iki madde molekülleri ile birleşme eğilimi gösterir bir yapıda olması gerekmektedir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Mezara niçin çiçek konulur?&#60;br /&#62;
İlk olarak Mısır Firavunu Tutamkamon'nun milattan önce 1346 da öldüğünde mezarının çiçekten tacçlarla kaplandığı saptanmıştır. Kuzey Avrupada ise M.Ö 2000 yıllara kadar mezara çiçek konduğu belirlenmiştir. O zamanlarda bu çiçeklerin amacı iyi ruhları çekme, kötaü ruhları kovma amacıylaydı. Sonradan ise asıl amaç cesetler çürürken çıkan kokuyu kamufle etme amacını taşır. Servi ağacı da bu nedenle mazarlıklarda kullanılır. Ağacın yaprakları rüzgarı önler, kendine özgü ferah kokusu vardır. Cenaze törenherinde siyah giyinmenin amacı da mezarlıklarda hayalletlerden sakınmak amacı taşımaktadır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Satrançta şah niçin o kadar pasiftir?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Çünkü şah koruma altındadır. Zaten satrançta amaç şahı almaktır. O yüzden bütün taşlar onu korumakla görevlidir. Vezir ise başkumandan gibi şaha yardım eder. İleri geri, çapraz her yöne gidebilir. Batıda vezire Kraliçe adı verilmiştir. Bununla Kraliçe'nin Kralın en büyük desteği olduğunu işaret etmektir. Satranç 6. yüzyılda Hindular tarafından oynanmaya başlanmış, oradan dünyaya yayılmıştır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İnsan korkunca niçin dişleri birbirine vurur?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bir insan büyük bir tehlike veya korku verici olayla karşılaşınca vücudu otomatikman savunmaya geçer. Diğer canlılarda olduğu gibi dişler ve çene savunmanın ana mekanizmalarıdır.İşte bu nedenle ilk insanlardan gelen kalıtımsal yapıdan dolayı önce çene ve dişler harekete geçer. Çenedeki&#60;br /&#62;
kaslar titrer, bu da sanki dişler birbirine vuruyormuş gibi görüntü verir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Akıl ile zeka arasında fark nedir?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Akıl yalanla gerçeği, doğru ile yanlışı ayırabilme, bir konuda düşünce yürütebilme ve görüş bildirme yeteneğidir. İnsan olgunlaştıkça aklı gelişir. Zeka ise bir olayı önce anlama, ilişkileri kavrama, yargılama ve açıklayarak çözme yataneğidir. Genel olarak 12 yaşına kadar gelişir, 20 yaşına kadar sürer sonra sabit kalır. Zeka bir insanın her türlü olay karşısında aynı yeteneği gösterebileceği anlamına gelmez. Bir besteci müzik yapıtını aklıyla değil zekasıyla yaratır. Fakat en basit matematik problemini çözemeyebilir. Sonuç olarak zeka, ruhsal olaylara, algı ve hafıza yeteneğine, tutkulara, eğilimlere göre farlılıklar gösterir. Akıl somut olarak ölçülemez, zeka IQ denilen testle ölçülebilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Dolunay insan davranışlarınıetkiler mi?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İnsanlar arasında bu inanç oldukça yaygındır. Eskilerin Ay'ın dönemlerine bağladıkları boş bir inancın günümüze uzanan bir varsayımıdır. Bilim adamlarının yaptıkları bütün çalışmalar bu görüşün boş olduğunu kanıtlamıştır. Ay, dünyadaki okyanusların gel-git denilen suların alçalması ve yükselmesi olayı üzerinde doğrudan etkisi vardır. Vücudumuzdaki suyun oranı , okyanuslardaki su miktarıyla kıyaslanamaz. Yani Ay'ın çekim gücü insanı etkileseydi yalnız dolunayda değil her gün olması gerekirdi. Dolunayda ayın parlaklığı da pek önemli bir etken değildir. Çünkü gönderdiği ışık miktarı Güneş'in gönderdiğinin 600 binde biri kadardır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Niçin gözyaşı dökeriz?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Dünyadaki canlılardan sadece insan ruhsal nedenlearle ağlar. İnsanı farklı kılan bu durum şüphesiz yaşam tarihindeki evrimin bir sonucudur. Aslında gözlerimize sürekli gözyaşı koruma amaçlı olarak salgılanmaktadır. Fakat ağlama ruhsal bir boşalmadır. Bu konuyu ilk inceleyer Darwin'dir. Daha sonra yapılan deneyler sonucu görüldü ki soğan doğrarken akan gözyaşlarının kimyasal yapıları farklıdır. Ruhsal gözyaşları daha çok protein içermektedir. Fakat henüz bu farkın nedeni açıklanamamıştır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Üç yaşından daha önce olanları için hatırlamıyoruz?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bilim adamları geçmiş deneyimlerimizi saklayan hafızamızın beynimizde anıveya öykü şeklinde organize olduğunu ileri sürüyorlar. Üç yaşından küçükler bu şekilde iletişim kurma yeteneğine sahip değiller.Öykü ve anılarını anlatamıyorlar. Yer ve karakter kavramlarını anlamıyorlar. Üç yaşından küçükler düzgün konuşabildikleri,anlayış, seziş ve hafıza yeteneklerine sahip oldukları halde tüm olanları bir bütün olarak şekillendiremiyor, öyküye dönüştüremiyorlar.Hafızamız ne yaptığını ne yapıldığını 3-4 yaşlarında kaydetmeye başlıyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yumurtanın niçin bir tarafı yuvarlak, diğer tarafı sivridir?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Eğerköşeli olsalardı kenarları dayanıklılık bakımından çok zayıf olurdu. En dayanıklı geometrik şekil küredir ama bu şekildeki yumurta yuvarlanacak olursa nerede duracağı belli olmaz. Yumurta yuvarlanınca düz gitmez. İnce tarafı üstünde dairesel bir yol çizer. Başladığı yere yakın bir noktada durur. Yani düz bir yerde kaybolması olanaksızdır. Yumurta, tavuğun yumurta kanalında küre şeklindedir. İlerlemesi sırasında arkada kalan dairesel kasların büzüşerek hem yumurtayı ileri iterler hem de bu kısmına baskı yaparak konik biçimini sağlarlar. Yumurtanın şeklinin nedeni de budur. Sürüngenlerde bu düzenek olmadığından yumurtaları küresel biçimdedir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Develerin hörgüçlerinde ne var?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Genelde hörgüçlerinde su olduğu ve uzun yolculuklarında bu suyu kullandıkları söylenir ama doğru değildir. Develerin hörgüçlerinde 30-35 kg kadar yağ bulunur. Yiyecek bulamadıkları zaman bu enerjiyle hareketlerini sağlarlar ayrıca yağ çöl sıcağına karşı koruma görevi de yapar. Develer suya az gereksinim duyarlar. Burun mukozaları insana göre 100 kat daha büyüktür. Soluk alırken havadaki nemin üçte ikisini kazanabilirler. Su kaybını da dokularından kaybederler, kandaki su etkilenmez.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Çinlilerin gözleri niçin çekiktir?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yalnız çinlilerin değil, Orta ve Güneydoğu Asya'da yaşayanların, japonların hatta Eskimoların da gözleri çekiktir. Aslında göz yapısı bütün dünyada aynıdır. Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik gözlü diye nitelendirilen ırklarda gözün üzerindeki göz kapağının ikinci kıvrımı, gözün üstüne daha çok inmiştir. Bazı teorilere göre bu kıvrım insanların gözlerini yoğun kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından korumak için bir çeşit kar gözlüğü gibi gelişmiştir. Çinde ve öteki bölgelerde her ne kadar yoğun kar yağmıyorsa da onların atalarının buzul çağında kuzeyde yaşadıkları daha sonra güneye indikleri kanıtlanmıştır. Yalnız gözleri değil, burunları da rüzgara karşı korunmak için küçülmüş, burun delikleri soğuğu engellemek için daralmıştır. Ciltleri de koruma amaçlı olarak yağlıdır. Göz kapakları da yağlıdır. Gözü ve iç tabakalarını kara ve buza karşı korur. Yani çekik gözlü değil, düşük göz kapaklı, demek daha doğrudur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Ateş böceği nasıl ışık saçıyor?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Aslında bu böceğin verdiği ışığın ateşle de sıcaklıkla da bir ilgisi yoktur. Bilimsel adı &#34;Soğuk Işık&#34;tır. Bu ışık olayı, moleküler seviyede kimyasal bir işlemdir. Bazı moleküllerin ayrışarak daha yüksek enerjili hale geçebildikleri ve bu fazla enerjiyi ışığa dönüştürebildikleridir. Ateş böceğinin karın bölgesindeki ışık organında bulunan guddelerden ışık elde etmede rol alan iki ana kimyasal madde üretilmektedir. Fakat onlar da tam olarak ışık vermeye yetmediği için böceğinışık bölgesine yakın solunum organının ışık verme anında burayı oksijenle beslemesi gerekmektedir&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Kumaşlar yıkandıktan sonra niçin çeker?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Aslında kumaş ıslanınca lifler şiştiğinden kumaşın az biraz uzaması gerekmektedir. Ama bükümlerin açılarındaki deformasyonun yarattığı çekme kuvveti daha fazla olduğundan sonuçta kumaş boydan kısalır. Kumaş yıkandıktan sonra kurutulduğunda şişmiş lifler eski durumlarına gelirler. Ama kumaş ilk ölçülerine dönemez. Su, yüksek ısı, çalkalama, sabun hepsi kumaşın çekmesini kolaylaştırır. Kumaş birkaç kez yıkandıktan sonra ölçüleri belli bir dengeye ulaşır ve ondan sonra yıkandığında çekmez.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İnsanlar saatlerini niçin sol kollarına takarlar?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Özel bir durum veya farklı olma düşüncesi yoksa insanların çoğu saatlerini sol kola takar. Çünkü çoğunluk sağ elini kullanmaktadır ve bu kolun daha hareketli olması nedeniyle saatin bir yerlere çarpıp zarar görme olasılığı yüksektir. Zaten saatin kurma düğmesi 3 rakamının yanındadır. İnsanlar saati kurmak istedikleri zaman onu bilekten çıkarmadan sağ elle uzattıkları sol kollarındaki saati kurabilirler.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bir hafta niçin 7 gündür?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Babilliler 7 günlük haftayı zaman birimi olarak kullanıyorlardı. İlk çağlarda bilinen&#60;br /&#62;
beş gezegen ile güneş ve ayın sayısı nın 7 oluşu bu sayıyı gizemli ve uğurlu kılıyordu. Daha sonra dinlerde göğün 7 kat oluşu ve doğadaki ana renk sayısının 7 oluşu, müzik notalarının 7 oluşu sayının önemini daha çok belirtti. Daha sonra Fransa takvim yapısını değiştirerek hafta sayısını 10 yaptı ama kabul görmedi. Rusya 5 günlük hafta uygulamasına geçti, o da tutulmadı. Sonunda yine hafta 7 gün olarak kaldı.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Niçin otellerin kapıları döner kapıdır?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Döner kapıların tek amacı enerji tasarrufudur. Büyük binaların içerleri devamlı olarak ısıtılır. Açılan normal kapıdan içeri soğuk hava rahatlıkla girer. Eğer normal kapı kullanılırsa hava değişimi nedeniyle klimalar veya motorlar yeniden çalışacaktır. Özellikle çok kişinin girip çıktığı otel veya benzeri binalarda enerji tasarrufu için döner kapı kullanılır. Döner kanatlar sıcak havanın dışarı çıkmasına, soğuk havanın da içeri girmesini engeller.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İmdat çağrısı S.O.S 'in anlamı nedir?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Çok kişi &#34;Save our Ship&#34; gemimizi kurtar; &#34;Save our Soul&#34; ruhumuzu kurtar; &#34;Stop Other Signals&#34; diğer sinyalleri sözcüklerinin kısaltılmışı sanır. Oysa hiçbiri değildir. Tamamen telgraf zamanından kalma mors alfabesiyle ilgilidir. İmdat çağrısının çok kolay akılda tutulabilmesi için 1908 de üç çizgi, üç nokta, üç çizgi olan S.O.S seçildi.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Doktorlar niçin dizimize çekiçle vurur?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bir sandalyeye rahatça oturup bacak bacak üstüne atarken doktor dizkapağının hemen altına, kası kemiğe bağlayan tedoma minik lastik bir çekiçle vurduğu zaman bacak ileri fırlar. Bu reflekste baldır kaslarındaki duyu sinirleri kasın genişlemesine tepki verir ve yeni sinir sinyalleri oluşturarak kaslara hafif bir basınç uygulandığını ve gerildiklerini omuriliğine iletirler. Omirilik ise bu basınca dayanabilmesi için kasların kasılması gerektiğini bildirir, bacak tekrar geri hareket eder. Refleks, beyin denetiminden geçmeksizin, yani beyin devrede olmadan doğrudan omuriliğin komutlarıyla gerçekleşmektedir. Diz kapağı refleksi omuriliğin işleyişi konusunda bilgi veren önemli bir tanı yöntemidir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Tükenmez kalemin dolmakalemden farkı nedir?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Kalemin tarihi yazınınkinden de eskidir. İlk insanlar sivriltilmiş çakmak taşlarıyla duvar resimleri yapmıştır. Mürekkepli metal kalemler Romalılar tarafından biliniyordu. Tükenmez kalem adı ile bilinen bilye uçlu kalemin ilk modeli 1880 yılında yapılmıştır fakat rağbet görmemiştir. Uçakların gelişmesiyle gündeme tekrar gelir. Uçaklar 2-3bin metreye çıkınca hava basıncı oldukça azalır. Dolmakalem mürekkebi basınç nedeniyle dışarı akarak kağıdı ya da giysiyi lekeler. 2.Dünya Savaşı'nda askeri uçaklarda kullanılan tükenmez kalem sonradan yaygınlaşmıştır. Tükenmez kalemlerde mürekkep kağıda pirinç uçtaki yuvaya yerleştirilmiş minik bir bilye aracılığıyla aktarılır. Fakat dolmakalemin özelliği seçkin ve yazıyı kaliteli kılmasıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Radyonun sesi açılınca pil daha çabuk mu biter?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Pille çalışan portatif radyolarda sesin yüksekliği pilin ömrünü etkiler. Radyo açık, sesi kapalı durumu ile sesin sonuna kadar açık durumu arasındaki fark pillerin ömürlerinin kısalmasına neden olur. Ses sonuna kadar açıldığında pillerden çekilen akım yüzde 30 artmaktadır. Bu durum, küçüğünden büyüğüne, pille çalışan ve ses yükselticisi olan bütün radyo, teyp, volkmen vb. için aynıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Horozlar niçin sabahları erkenden öterler?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sabah güneş doğarken ötmek yalnız horozlara özgü değildir. Kulağa en çok&#60;br /&#62;
horozun sesinin gelmesi, onun sesinin diğerlerinden daha güçlü olmasıdır. Kuşların büyük çoğunluğu&#60;br /&#62;
da aynı saatlerde ağaçlarda koro halinde öterler. Gün boyu hem horozlar hem kuşlar bu ötüşü sürdürürler&#60;br /&#62;
ama seslerinin en güçlü çıktığı zaman sabah saatleridir. Horoz ve kuşların sabah gün&#60;br /&#62;
doğarken ötmeleri biyolojik saatleriyle ayarlanmıştır&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Evlerimizdeki sinekler kışın nereye gidiyor?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sineklerin her türü kışın ortadan kaybolur. Havaların ısınmasıyla birlikte ansızın ortaya çıkarlar. Sinekler ısıya&#60;br /&#62;
karşı çok hassastır. Güneş bulutun arkasına girdiği zaman oluşan ısı düşmesinden etkilenirler. Kış günlerinde yaşama şansları yoktur. Ölmeden önce yumurtalarını toprağa veya kuytuya gömerler. Lavra ve yumurtalar soğuktan etkilenmez. Yaz sıcakları başlayınca yumurtalar çatlar ve yine sinekli günler başlar.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Termos nasıl sıcağı sıcak, soğuğu soğuk tutuyor?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Tek nedeni vardır, vakum.Yani boşluk.Bir termosta içiçe geçmiş iki kap vardır.Dıştaki metal bir kap olup içteki&#60;br /&#62;
genellikle bir cam şişedir.İkisinin arasındaki hava ise boşaltılmıştır.Tam olmasa da üreticiler tarafından elde edilebilen tama yakın bir boşluk vardır.Vakumlu bir ortamda hava molekülleri de ılmadığından ısı iletilemez.Cismin ısısı başlangıçta ne ise o halde kalır.İçerden dışarıya, dışardan içeriye ısı geçişi olmaz.Böylece termosa konan sıvı sıcaksa sıcak, soğuksa soğuk kalır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Kuşlar nasıl konuşabiliyor?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Her insan ağzıyla konuşur ama konuşabilmeyi sağlayan asıl organ beyindir. Beyinde oluşan düşünceler dilimize ve dudaklarımıza aktarılır. Hayvanlar bu nedenle konuşamaz. Papağan ve benzeri kuşların yaptıkları konuşma değil, mükemmel bir ses tınısı ezberi ve tekrardır. Sesleri ezberler ve taklit ederler. Kuşların ses organları memeli hayvanlardan farklı olarak gırtlakta değil göğüs kafeslerinn dibinde, karın boşluğunun derinliklerindedir. Kuşların doğasında ses taklit yeteneği vardır. Doğayla içiçe yaşarken diğer kuşların seslerini&#60;br /&#62;
taklit ederek bir çeşit iletişim sağlarlar.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Kediler balık ve sütü niçin severler?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Kedilerin sudan hoşlanmadığı bilinir. Ama aslında kediler çok iyi yüzerler. Hava şartlarından dolayı ve de tembelliklerinden suya girmeyi sevmezler. Evkedisinin balık sevmesinin yanında kuşlara ve farelere olan düşkünlüğünün nedeni evcilleştirilmeden önce Mısır'da Nil vadisinde balık, kurbağa, küçük kuş ve fareleri avlayarak yaşamış olmasıdır. Zaten eski Mısırlılar kedilerifare avcıları olduğu için evcilleştirmişlerdir. Günümüzde kedinin kuzey Hindistan ve Güneydoğu Asya'da yaşayan türleri ırmakların kenarlarında balık avlayarak yaşamaktadır. Patileriile balıkları sudan dışarı atar, gerekirse suya tamamen girerler. Eski Mısır'da kedi bakıcıları onları ekmek ve sütle beslemişlerdir. Kedilerin süt zevkinin de Mısırlı bakıcılarının yarattığı beslenme alışkanlığından kaynaklanmaktadır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bardaktaki buzlar niçin birbirlerine yapışırlar?&#60;br /&#62;
Buzun erimesi için yalnızca sıcaklık değil basınç da önemlidir. Dağlardaki buzulların kayma nedeni de budur. Basınçla alt tabaka erir ve kayma oluşur. Bir kabın içinde ya da bir bardakta üstüste duran buzların herbiri altındakine değdiği noktada bir basınç oluşturur ve bu noktada çok küçük kısım erir.Buradan hareket eden su çok az yanda iki buz küpçüğünün birleştiği noktada tekrar donar. İki buz parçası kaynak yapılmışcasına birbirlerine yapışır ve orada bir daha erime olmaz.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Dünyanın İlk Üniversitesi HARRAN"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=74#post-91</link>
<pubDate>Sal, 30 Mar 2010 11:28:29 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">91@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;Bundan dört sene evvel Türkçe’ye çevirdiğim ve 2002 yılında İletişim yayınları tarafından yayımlanan Judah Benzion Segal’ın başlangıçlarından 1144 yılında İmadüddin Zengi tarafından zaptedilinceye ve Türk hakimiyeti altına girinceye kadarki eski Urfa’nın, Edessa’nın tarihine ilişkin önemli eseri Edessa, Kutsal Şehir’in önsözünde de ifade ettiğim gibi gözlerini Urfa denen bu güzel ve sevimli şehirde hayata açmış olan insanlar, şehirlerini özel kılan bazı kendine özgü geleneklerin, kendine özgü bir yaşam tarzının, bir hayat anlayışının mirasçıları oldukları yönünde yaygın bir bilince sahip olarak yaşarlar, hiç olmazsa benim içinde yaşadığım ve çocukluk ve gençliğimin bir kısmını geçirdiğim dönemde yaşarlardı.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Onlar çocukluklarının hatırlayamadıkları kadar eski döneminde bir gün evlerinin damına çıktıkları zaman uzaklarda bir yerde iki ince zarif sütun, bunun kuzeyinde oldukça uzak bir yerde de kafasına f şapka geçirilmiş gibi duran yüksek bir kule görürlerdi. Babalarının veya büyük kardeşlerinin elini tutarak bu zarif sütünların bulunduğu yere ilk gittiklerinde içinde neşeli balıkların oynaştığı iki güzel, sevimli gölle karşılaşırlar. Bu sütunları ve balıkları, gölleri birbirine bağlayan esrarlı bağı, içinde kötü hükümdar Nemrud’un, kızı Züleyha’nın yer aldığı İbrahim Peygamber’in Tanrı’yı bulma yönündeki arayışını, Nemrud’la kavgasını, sütunların bulunduğu kaleden ateşe atılışını, Tanrı’nın emriyle ateşin suya, yanan odunların balıklara dönüşünün hikayesini öğrenirler. Sözünü ettiğim diğer yere, üzerinde şapkanın bulunduğu Ulu Cami’ye gittiğinde de İbrahim’in hikayesinin diğer önemli bir epizodunu, onun burada bulunan putları kırarak nasıl baltasını en büyük putun kafasına astığını, ama bir putun bunu yapabilecek canlılık ve kudrete sahip olmadığı kendisine söylendiğinde o zaman böyle bir cansız varlığa niçin taptıklarını, ondan nasıl meded umduklarını niçin kendilerine sormadıkları yönündeki zekice cevabını heyecan, hatta vecd içinde dinlerlerdi.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sözünü ettiğim çocuk Urfalılar, yaşları biraz daha ilerleyip bir gün bir vesileyle Urfa’nın güneyinde uzanan uçsuz bucaksız ovaya gitme fırsatına kavuştuklarında bu kez tuhaf evleriyle bambaşka bir yerle, Harran’la karşılaşırlardı Ancak burada kerpiçten çadırlara benzeyen bu ilkel evlerle tezat oluşturan başka bazı şeylerin olduğunu da görürlerdi: üst kısmı yıkılmış, yine yüksek, göklere uzanan dörtköşe bir kule, büyük bölümü harabe halinde olan, ama farklı, daha yüksek bir dünyadan, bir uygarlıktan haber veren kesme taştan yapılmış zevkli kemerler, kaleler, burçlar. Burada kendilerine bir zamanlar bu yerde dünyanın ilk üniversitesinin bulunduğu, o kulenin bu üniversitenin gezegenlerin, yıldızların hareketlerini gözlemek için kullanılan rasat kulesinin bir kalıntısı olduğu yönünde bir şeyler söylenirdi. Eğer bu çocuklardan biri o sırada lisede edebiyat derslerine meraklı biri olup bu arada Ziya Paşa’nın Terkibibend’ini okumuş, hatta çok hoşuna gittiği için onu ezberlemiş biri idiyse farkında olmaksızın dudaklarından şu beytin döküldüğünü görürdü: ‘Seyretti heva üzre denir taht-ı Süleyman- Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde’.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Harran bir zamanlar, yani M.S. VIII-IX. Yüzyıllarda bilim tarihi bakımından önem taşıyan bazı bilimsel çalışmaların yapılmış olduğunu, bu bağlamda Sabit ibni Kurra, el- Battani gibi bütün zamanlar için önem taşıyan bazı ünlü bilim adamlarının, matematikçilerin, gök bilginlerinin yaşamış olduğunu öğrenme imkanına kavuşurdu. Söz konusu gencimiz daha sonra yine büyük ölçüde şans eseri sonucunda uzmanlık alanı olarak İslam felsefesi tarihini seçmişse bu bilgilerine bu iki önemli şehrin Ortaçağ’da İslam uygarlığında ortaya çıkmış olan felsefe hareketi bakımından da belli bir önem taşıdıkları, bunun bir işareti olarak örneğin X. Yüzyılda yaşamış ve Ortaçağ İslam felsefesinin gerçek anlamda kurucusu olarak kabul edilen Farabi’nin hayatının ileri bir döneminde  bunlardan ikincisini, yani Harran’ı ziyaret etme ihtiyacını duymuş olduğunun bilgisini eklerdi.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Harran şehrinin tarihsel hayatının bu en önemli devresinin, yani M.S. VIII- X yüzyılları arası döneminin bilimsel-akademik olarak ele alınıp değerlendirilmesidir. Çünkü tarihi, sempozyuma sunulan bazı tebliğlerden daha ayrıntılı olarak görüleceği üzere çok eskilere uzanmak ve tarihsel ve dinsel olarak her zaman büyük önem taşımış olmakla birlikte, Stefan Zweig’in ünlü kitabındaki benzetmesini kullanmak gerekirse Harran’ın ‘yıldızının parladığı’ en önemli dönem bu dönem olmuştur. Tarih boyunca aralarında her zaman belli bir rekabetin var olmuş olduğu bu iki büyük şehirden Urfa’nın varlığını eski büyüklüğünde olmasa da devam ettirmesine ve günümüze kadar gelmesine karşılık Harran’ın M.S. XIII. Yüzyıldaki Moğol istilasından bu yana eski görkeminden hiçbir iz bırakmamacasına gözden kaybolmuştur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Gerçekten de Harran’ın tarihsel önemi bir kaç şeyden ileri gelmektedir. Birinci olarak o, klasik Yunan düşüncesinin entellektüel mirasının ve bu mirası içinde bulunduran bilim ve felsefe şaheserlerinin önceleri Yunanca’dan bölgenin kültür dili olan Süryanice’ye çevrildiği önemli birkaç merkezden biri olmuştur. Harran, Müslüman fetihleriyle İslam imparatorluğuna kazandırıldığında bu Süryani yazarlar aynı veya benzeri eserleri bu kez Arapça’ya kazandırmada ve böylece İslam dünyasını klasik bilim ve felsefe mirasıyla tanıştırmada önemli roller oynamışlardır. Onların bu rolleri Müslümanların kendilerinin Yunanca’yı öğrenip söz konusu eserleri doğrudan Yunanca’dan Arapça’ya kazandırma işine giriştikleri zamana kadar devam etmiştir. Bu vesileyle bu çeviri olayında Harranlı yazar ve mütercimlerin rolünün Urfalı benzerlerine veya meslektaşlarına göre daha fazla olmuş olduğunu hatırlatmayı bilimsel bir görev bilirim..&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Öte yandan bu dönemde Harranda yetişmiş veya Harran okuluna mensup olan düşünürlerin, bilim adamlarının rollerinin yalnızca bu aracılıktan ibaret olmadığını, onlar içinde bazılarının, örneğin Sabit İbni Kurra, Cabir ibni Hayyan, el- Battani gibi büyük matematikçi, kimyacı, gök bilginlerinin sözünü ettiğimiz bu alanlarda kendilerine özgü, orijinal çalışmaları olan birinci sınıf bilim adamları olarak sivrildiklerini de görmekteyiz.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62; Harran’ın sözünü ettiğimiz dönemde sahip olduğu önem sadece doğa bilimleri veya müsbet bilimler alanında yetiştirdiği bu insanlar ve onların sözünü ettiğimiz çalışmalarıyla sınırlı kalmamıştır. Harran’ın aynı ölçüde olmamakla birlikte felsefi çalışmalar bakımından da oldukça önemli bir merkez olduğunu görmekteyiz. M.S. VIII-X. Yüzyıllar arasında bu şehirde yukarda adı geçen büyük bilim adamlarıyla karşılaştırılabilir önemde büyük felsefi isimlerle karşılaşmamaktayız. Ancak bu bir yandan İlkçağ ve Ortaçağ’da, hatta Batı’da ta XVIII. Yüzyıla kadar bilimle felsefenin içiçe bulunması ve bilimsel düşünceyle felsefi düşünce arasında zamanımızda olduğu gibi kateorik bir ayrımın olmamasıyla ilgili olduğu gibi (Nevton’un ünlü eserinin adının Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri olduğunu hatırlayalım) öte yandan bilim adamlarıyla filozofların ortaya çıkma şartlarının birbirinden bir ölçüde farklı olmasıyla açıklanabilir bir olaydır. Günümüzde de ülkemiz içinde olmak üzere gelişmekte veya gelişmiş olan bir çok ülkede kendi alanlarında son derece başarılı, önemli bilim adamlarının yetişmiş olmasına karşılık aynı ölçüde önemli veya kalbur üstü filozoflarla karşılaşmamaktayız. Özel bilim alanlarıyla felsefe arasındaki yapısal farklılığın sonucu olarak yirmi yaşında dahi bir matematikçi (Pascal) veya 25 yaşında dahi bir fizikçinin (Eins tein) ortaya çıkmasının mümkün olmasına karşılık felsefede genç yaşta felsefi olgunluğa erişmiş insanlarla karşılaşmak tarihin pek kaydettiği bir olay değildir. İslam dünyasında da Farabi gibi büyük bir filozofun ortaya çıkması için uzun bir süre beklemek gerekmiştir. Kaldı ki bu aynı Farabi’nin antik felsefenin eski dünyadan İslam dünyasına nasıl intikal ettiği hakkındaki hikayesi ve bizzat kendisinin doğduğu yerden Bağdat’a gelip orada bir süre kaldıktan sonra Harran’a yapmak ihtiyacını duyduğu seyahati Harran’ın klasik felsefenin Ortaçağ İslam dünyasına kazandırılması konusundaki önemine işaret eden iki önemli vak’a olarak zikredilebilir .&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İbni Ebi Usaybi’a tarafından muhafaza edilmiş olan küçük bir metinde Farabi Yunan felsefesinin İslam dünyasına geçişinde izlediği yolun başlıca güzergahları olarak Atina, İskenderiye, Antakya, Harran ve Bağdat’ı zikretmektedir. Onun anlatısına göre Yunan, özel olarak Aristoteles’in felsefesi Antakya’da son bir filozof kalıncaya kadar öğretilmeye devam etmiş ve bu kişiden iki insan felsefeyi öğremiştir. Bunlardan biri Harranlı, diğeri Merv’lidir. Gerçi bu hikaye biraz fazla naiftir. Yunan bilimi ile karışık, onunla içice bulunan Yunan felsefesinin Antakya’da ortadan kalkmak üzere bulunduğu, ancak tek bir kişi tarafından öğretildiği, ondan ders gören iki kişi sayesinde de İslam dünyasına, Bağdat’a intikal ettiği ve bu sayede unutulmaktan kurtulduğunu kabul etmek fazla inandırıcı değildir. Öte yandan Farabi’nin felsefeyi kendisinden öğrendiğini söylediği Yuhanna ibni Haylan da Harranlı değil, Merv’lidir. Ama bunlar, bu hikayenin ana anlamında önemli bir değişiklik meydana getirmemektedir. Bu anlam, Farabi’nin anlatısında Harran’ın Yunan bilimi yanında Yunan felsefesinin de İslam dünyasına intikalde önemli bir yere sahip olduğudur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Harran mektebinin İslam felsefesi bakımından yeri ve önemi konusu bizi bu okula mensup düşünürlerin dini düşünceler, din felsefesi, ilahiyat alanındaki katkılarına götürmektedir. Sözünü ettiğimiz dönemde dinsel düşünce, ilahiyat ile felsefe arasında yine günümüzde olduğu kadar keskin bir ayrımın olmaması olgusu bir yana Harran’ın eski Mezopototamya’dan kalma bazı dinleri, eski putperest bazı inanç ve kültleri Hristiyan Bizans dönemi yanında İslam’ın ilk döneminde de koruyan önemli bir putperest merkezi olduğunu biliyoruz. Urfa’nın Roma döneminde Hristiyanlığı ilk kabul eden şehir olarak övünmesine ve tüm Hristiyan dünyası tarafından büyük bir hayranlık ve saygı ile anılmasına karşılık (“Uzun zaman önce Doğu’da bütün dünya putperestlerin hakimiyeti altındayken... Hristiyanlar tarafından yönetilen ve Tanrı’ya hizmet eden tek şehir”: Papa III. Eugenius’un Fransa kralı VIII. Louis’ye gönderdiği 1 Aralık 1145 tarihli mektup) Harran’ın eski putperest inanç ve uygulamalarını büyük ölçüde devam ettirdiğini biliyoruz. M.S. IV. Yüzyılda yaşamış olan Aziz Ephraim komşusu olan ‘tatlı Urfa’nın Haç’la kendini güzelleştirmesine karşılık Harranlıların bu güzel ve saf aynaya bakmayarak’ eski kötü inanç ve uygulamalarını inatçı bir şekilde devam ettirmelerini şiddetli bir şekilde eleştirir. İslam’ın ilk döneminde de Harran’ın bu özellik ve ününü devam ettirdiğini, bundan dolayı Me’mun’un hışmını üzerine çektiğini, Harranlıların zekice bir bahane veya manevrayla kendilerinin Sabii olduklarını ileri sürerek eski putperest inançlarını koruma çabası içinde bulunmuş olduklarını biliyoruz.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Konumuz bakımından bu olayın işaret ettiği şey, o halde, Harran’ın sözünü ettiğimiz bu eski putperest dinsel inançlar ve düşünceler, dünya görüşü bakımından da zengin bir malzemeyi içinde bulundurmasıdır. Öte yandan Harran İsa’nın doğumunu takip eden ilk yüzyıllarda Doğu Akdeniz dünyasında ortaya çıktığını gördüğümüz ve Hiristiyanlıkla uzun süren kavga sonunda Batı Hristiyan dünyasında yenilerek ortadan kalkan Gnostiklik, Hermetizm, Mandeizm gibi aynı zamanda dinsel ve felsefi bir boyutu olan düşünce sistemlerinin içinde tutunmaya çalıştığı son bir merkez olmaya devam etmiş görünmektedir. Bu sistemlerin kendilerinin, özellikle Gnostiklik ve Hermetizmin İslam dünyasında XI. Yüzyıldan itibaren ortaya çıkan örneğin İşrakilik gibi teosofik bir felsefe anlayışını temsil eden bazı cereyanlarda izlerini görmekteyiz. Hatta en azından benim için tatlı bir sürpriz teşkil eden bir tarzda-çünkü bu konuda şu ana kadar herhangi bir bilgi sahibi değildim.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bu yukarda işaret ettiğim ve etmediğim açılardan sahip olduğu önem dışında bize, son olarak, İslam dünyasının Ortaçağ’daki başlangıç döneminden daha sonra sık sık unutma veya hafifseme eğiliminde olduğumuz bir gerçeği hatırlatabilir: bu insan hayatının diğer alanlarında olduğu gibi entellektüel kültür alanında da farklı kültür ve uygarlıkların karşılaşmasının hemen her zaman olumlu sonuçlar verdiği gerçeğidir. Farklı insani faaliyet alanlarının derinlemesine incelemesinin ortaya koyduğu en önemli sonuçlardan biri tarihte ‘yoktan yaratım’ diye bir şeyin var olmadığıdır. Bu hiçbir kültürün, hiçbir uygarlığın boşlukta doğmadığı, en kendine özgü, en orijinal diye kabul edilen düşüncelerin, buluşların, felsefi veya bilimsel sistemlerin arkasında veya gerisinde her zaman bir şeylerin, onlardan önce gelen düşünce ve çalışmaların olduğu anlamına gelmektedir. Bilimin tarih içindeki gelişmesi haklı olarak bir bayrak yarışına benzetilmiştir. Ancak bu olgu, sadece bilimin kendisi ve tarihi ile değil, kültürün bütün diğer alanlarının tarihi, bütün önemli insani faaliyetlerin ortaya çıkış ve gelişmesi ile ilgili olarak da geçerlidir. Nitekim bir zamanlar, yani XIX. Yüzyıl boyunca ortaya çıkışı açıklanması imkansız bir mucize olarak tanımlanan antik yunan uygarlığının gerisinde bugün onunla çağdaş veya ondan daha eski uygarlıklardan, yani Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarından miras alınan ne kadar çok bilgi, buluş ve düşüncenin bulunduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Yunan uygarlığının, çeşitli alanlarda, özellikle bilimsel-felsefi alanda ortaya koyduğu buluşların, bilgilerin, düşüncelerin, sistemlerin Ortaçağ İslam dünyasına nasıl ve hangi kanallardan geçtiğini ise daha ayrıntılı ve eskilerin deyimiyle müdellel, yani delillendirilmiş bir şekilde biliyoruz. Ortaçağ İslam dünyasının gerek antik Yunan dünyasından, gerek Doğu Hint ve İran dünyasından bilimsel-felsefi alanda aldığı bilgi, buluş ve düşünceleri önce özümseyerek, sonra yeni bilgi, buluş ve düşüncelerle zenginleştirerek nasıl kendine has bir sentez yarattığını, daha sonra bu sentezin ürünlerini Batı Hristiyan dünyasına hangi yollar ve kanallarla aktardığını daha da ayrıntılı olarak bilmekteyiz. Bu bilgi, Fatih’in İstanbul’u fethettikten sonra burada bulunan bilim adamlarının, filozofların İtalya’ya gidip orada Rönesans’ı başlattıkları yönündeki harcı alem tekerlemeden çok daha ciddi, çok daha güvenilir, kendisiyle haklı olarak gurur duymamıza imkan veren bir bilgidir. Bir uygarlığın çöküş alametlerinden en önemlisi, onun kendi hakkında sahip olduğu yanlış veya temelsiz gurur, boş övünmesi, kendi büyüklük ve değerini yanlış yerlerde araması, kendisinin gerçek bilgisine ve bilincine sahip olmaktan uzaklaşmasıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Böylece şunu kesin olarak söyleme imkanına sahibiz ki İslam uygarlığının sözünü ettiğimiz dönemindeki büyük başarısını açıklayan şey onun başka kültürlere, başka dinlere, başka inanç ve düşüncelere açık olması, onlarla canlı bir diyalogu kabul etme konusundaki istekliliği olmuştur. İslam uygarlığına gerek üzerinde durduğumuz, gerekse daha sonraki döneminde büyüklüğünü veren en büyük şey, kendisinden önce gelenler gibi çağdaşlarının da eserlerinde gerçek değere sahip olan şeylere karşı gösterdiği kendine güvenli dışa açık olma tutumu olmuştur. Bir başka büyük felsefe ve edebiyat tarihçisinin, ‘İslam Hümanizmi’ üzerine değerli eserini yakınlarda Türkce’ye çevirip yayınladığım Lenn Goodman’ın haklı olarak işaret işaret ettiği gibi günümüz dünyasında İslam kültürünün daha küçük bir yer işgal etmesinin nedeni ise sözünü ettiğimiz parlak döneminden sonra çeşitli nedenlerden ötürü dışa karşı daha az açık olması, çok uzun bir süre için yanlış olarak sürdürmeye çalıştığı kendine yeterlilik duygusu olmuştur. Bunun son olumsuz örneği bugün İslam dünyasının birçok yerinde var olmaya, hatta giderek artmaya başlayan yabancı olana güvensizlik, hatta düşmanlık duygularıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Oysa üzerinde konuştuğumuz dönemde böyle bir kendine güvensizlik, öteki olana karşı ilgisizlik veya düşmanlık durumunun İslam dünyasında var olmadığını, tersine Ortaçağ İslam dünyasında farklı dinlere, dillere, kültürlere mensup insanlar arasında son derece verimli alışverişler, diyalogların gerçekleştirilmiş olduğunu hatırlatmak isterim Yukarda bir vesileyle adını andığım Memun ve diğer birçok büyük müslüman halifelerin, hükümdarların saraylarında farklı dinlere mensup bilginleri kendi aralarında en nazik diyebileceğimiz dinsel, teolojik konularda bile tartıştırmaktan korkmadıklarını unutmamalıyız. Aranızda bulunan birçok insan IX. Yüzyılda yaşamış çok ünlü bir filozof-hekimin, Zekeriya Razi’nin bir tanrı tanımaz olmamakla birlikte ne vahye, ne peygamberliğe inanmadığını ve bu konudaki düşüncelerini açık olarak dile getirmekten korkmadığını, ama bundan dolayı herhangi bir kovuşturmaya uğramadığını, öldürülmediği öğrenmekten belki şaşıracaktır. Bugün İslam dünyasında bundan çok daha azını söylemek cesaretinde bulunan bazı aydınların örneğin bir Fazlurrahman’ın, Sadeddin İbrahim’in, Nasr Ebu Zeyd’in nelerle karşılaştıklarını biliyoruz.. Nedenlerini bilmekle ve şüphesiz bir ölçüde anlamakla birlikte çağdaş İslam coğrafyasının birçok bölgesinde ortaya çıkan hoşgörüsüzlük, bağnazlık, farklı olana tahammül edememe olgusunun birlikte barış içinde yaşama ihtiyacımız kadar bilimsel ve felsefi hayatımızın gelişmesi için özgür bir şekilde düşünme, düşündüklerini ifade etme ve başka görüşte olanlarla diyalog içinde bulunma ihtiyacımıza aykırı bir ruh veya zihin halini ifade ettiğini söylememe izin verin.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>bilgi konu: "GDO nun en çok kullanıldığı ürünler"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=73#post-90</link>
<pubDate>Pts, 29 Mar 2010 11:48:56 +0000</pubDate>
<dc:creator>bilgi</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">90@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;Biyoteknolojik yöntemlerle kendi türü dışındaki bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilen bitki-hayvan ya da mikroorganizmalara 'genetiği değiştirilmiş organizma' ya da 'transgenik' deniliyor. Bugüne kadar mutlaka sizin de bilmeden yediğiniz GDO'lu ürünler olmuştur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;howStuffWorks isimli internet sitesinde yer alan habere göre, işte en yaygın kullanılan 5 GDO'lu ürün:&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;1. Aspartam (sentetik tatlandırıcı): Teknik olarak yapay bir madde olmasına rağmen, aspartam 2 doğal amino asit kombinasyonu sonucunda oluşuyor. 2 farklı bakteri türü bu asitleri üretiyor ve bazı vakalarda bakterilerden biri mahsulü artırmak için değiştiriliyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Peki, aspartam zararlı mı? Aspartam tek başına genetik malzeme içermiyor. Aspartamın insanlarda kansere yol açtığına dair onaylanmış bir bağ bulunmazken, aspartam verilen dişi laboratuar farelerinde yüksek oranda lenf kanseri ile lösemi görüldü.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;2. Kanola yağı: Kolza yağı olarak bilinen kanola yağı, en yoğun olarak kullanılan ürünlerden biridir. Batı Kanada'da kullanılan kanolanın yüzde 80'inin genetiği değiştirilmiştir. Bazı otkıranlara (zararlı bitkileri yok etmek için kullanılan tarım ilacı)karşı direncini artırmak için kolzanın genetiği değiştiriliyor. Böylece daha kolay yabani ot kontrolü yapılıyor, daha az tarım ilacı kullanılıyor ve daha fazla ürün sağlanıyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;3. Süt: rBGH hormonu ineklerin daha fazla süt vermesine neden oluyor ve korkunç derecede mastit (meme iltihabı)'e yol açıyor. Bu hasta ineklerin devamlı doktor gözetimi altında olması gerekiyor ve antibiyotiklerle tedavi ediliyorlar. İnsanlarda kanser riskini artıran rBGH içeriyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Dünya, rBGH enjekte edilen ineklerin sütünün güvenli olup olmadığı konusunda ikiye bölündü. Avrupa Birliği ve Avustralya'da bu hormon yasaklanmış olmasına rağmen, Amerika'da hormon yasal ve FDA'nın bu sütler hakkında herhangi bir şartı yok.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;4. Soya: Tüm ürünlerin içinde, soya en yoğun genetiği değiştirilen ürün. 2007 yılında, dünyanın yarısından fazlası genetiği değiştirilmiş bir ırk üretti. Soyanın genetiği çeşitli nedenlerden dolayı değiştiriliyor. En yaygın olanları, ürünün böceklere ve mantara karşı direncini artırmak, ürünü vitamin, yağ ve protein içeriği bakımından zenginleştirmektir. Böylece hayvan yemi olarak kullanılabiliyor. Soya aynı zamanda eczacılıkta kimyasal yapımında kullanılıyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;ABD'deki ürünlerde soya kullanılıyorsa, mutlaka etiketinde belirtiliyor ve bunlar genetiği değiştirilmiş soya oluyor. Bu sadece tofu ve soya sütü değil, soya ürünü bulunan yiyecekler (ekmek, tahıl gevreği, dondurma ve çikolata) de kullanılıyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;5. Mısır: ABD'nin her yerinde mısır kullanılıyor. Gerçekte, ABD dünyadaki en büyük mısır üreticisidir. 2000 yılında ABD Tarım Bakanlığı, ülkede yetiştirilen mısırın yüzde 25'inin genetik olarak değiştirildiğini tahmin ettiklerini söyledi. Mısır içeren ürünler ise salata sosları, margarin, un ve mısır şurubudur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Ancak, genetiği değiştirilmemiş tarlalardaki mısırlara yandaki arazilerden rüzgâr sonucunda GDO'lu mısır bulaşabiliyor. Bilim adamları etkilenen alanın çok büyük olabileceğini söylüyorlar.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>bilgi konu: "Bilinmeyen bir insansı"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=72#post-89</link>
<pubDate>Cum, 26 Mar 2010 11:11:32 +0000</pubDate>
<dc:creator>bilgi</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">89@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;&#60;strong&#62;Bilinmeyen bir insansı bulundu&#60;/strong&#62;&#60;br /&#62;
Sibirya'daki bulunan bir fosilin DNA analizi, 40 bin yıl önce yaşamış bu insansının ne Neandertal'e ne de modern insanın atalarına benzediğini gösterdi.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;&#60;img src=&#34;http://www.sonsuz.us/files/bilinmeyen%20insan.jpg&#34; /&#62;&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sibirya’da bir mağaradan 2008’de çıkarılan parmak kemiklerinin daha önce hiç rastlanmamış yeni bir insansı türüne ait olduğu belirlendi. Kemiğe DNA analizi yapıp gen haritasını çıkaran bilimciler, ‘X-woman’ adını verdikleri canlının ne Neandertal’e ne de modern insanın atalarına benzediğini farkedince şaşkınlık yaşadı.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Leipzig Almanya’daki Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nden Svante Pääbo ve Johannes Krause tarafından yürütülen araştırmaya göre parmak kemikleri bulunan canlı 48 bin ila 30 bin yıl önce yaşamış.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Kemiğin çıkarıldığı Altay Dağları’ndaki Denisova mağarası civarında daha önce bulunan fosiller, bölgede Neandertal ve ilk insanların da aynı zaman diliminde yaşamış olduğunu gösteriyor. Pääbo’ya göre bu üç insansı, yani Neandertal, Homo Sapiens ve henüz ismi konmayan yeni tür, büyük ihtimalle komşuydu ve birbiriyle karşılaşmıştı.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Krause tarafından yürütülen DNA analizinde, önce hücre çekirdeiğinin dışında yer alan ve anneden geçen mitokondriyal DNA çıkarıldı, daha sonra gen haritası oluşturuldu. Harita, bugün yaşayan 54 insan, 30 bin yıl önce Sibirya’da yaşamış bir modern insan, 40 bin yıldan fazla süre önce yaşamış altı Neandertal ve bugünkü bir pigme şempanzenin genomuyla kıyaslandı.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sonuçta yeni insansı türüne ait mitokondriyal DNA’nın kimyasal yapısının modern insanla arasındaki farkların, modern insanla Neandertal arasındakinden en az iki kat daha fazla olduğu belirlendi.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Krause, “Neandertal ile modern insanın atalarının arasındaki mitokondriyal fark bir tür ayrımını gösterir. Bu fark yeni tespit edilen fosilde iki kat fazla olduğu için bunun yeni bir türe ait olduğunu söyleyebiliriz” dedi.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Analizlere devam eden bilimciler, derlenen bilgilerin bugüne kadar çizilen evrim haritasına yeni bir kol ekleyebileceğini söylüyor
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>bilgi konu: "Dünyanın En Eski Tapınağı"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=71#post-88</link>
<pubDate>Pts, 22 Mar 2010 13:18:09 +0000</pubDate>
<dc:creator>bilgi</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">88@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;&#60;strong&#62;Dünyanın en eski tapınağı ortaya çıktı&#60;/strong&#62;&#60;br /&#62;
Harran Ovası'nın tam göbeğinde dünyanın en eski tapınağı ortaya çıktı. Tapınak tam 12 bin yıllık...&#60;br /&#62;
 &#60;img src=&#34;http://media1.ntvmsnbc.com/j/NTVMSNBC/Components/ArtAndPhoto-Fronts/Sections-StoryLevel/K%C3%BClt%C3%BCr%20Sanat/Arkeoloji/100318TAPINAK.widec.jpg&#34; alt=&#34;&#34; /&#62;&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İSTANBUL - Radikal Gazetesi'nin haberine göre, 1996 yılından bu yana Alman arkeolog Klaus Schmidt önderliğinde sürdürülen kazılarda Şanlıurfa’nın 17 km doğusunda, Göbeklitepe'de Harran Ovası'nın tam göbeğinde dünyanın en eski tapınağı bulundu.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;2005 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca birinci derece sit alanı ilan edilen Göbeklitepe insanlarının Neolitik Dönem’de yaşadıkları tespit edildi. Neolotik Dönem Paleotik ve Mezolitik dönemlerden sonra gelen, ‘Yeni Taş’, en bilinen adıyla da ‘Cilalı Taş Devri’ne denk düşüyor. İnsanoğlu ilk kez bu dönemde doğa ile ilişkisini kendi lehine çevirdi avcılık, toplayıcılık ile birlikte tarıma geçti. Göbeklitepe, insanoğlunun ilk kez tarım yaptığı, deneme yanılma yoluyla arpa, buğday, mercimek türü ürünleri yetiştirmeye çalıştığı bir yer.&#60;br /&#62;
&#60;strong&#62;&#60;br /&#62;
KAZIDA HEYKELCİKLER ORTAYA ÇIKTI&#60;/strong&#62;&#60;br /&#62;
Kazıda ortaya çıkan tapınak yapılarındaki kurt kafaları, yaban domuzları, leylek, tilki, ceylan, akrep, yılan ve kafası olmayan insan kabartması o dönem benimsenen inançla ilgili önemli bulguları oluşturuyor. Kazıdan çıkan heykelcikler, şimdilik Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nin deposunda saklanıyor. &#60;/p&#62;
&#60;p&#62;M.Ö. 10 bin yılına konumlanan tapınak, dairesel bir yapıya sahip. Harran Ovası’nı tepeden gören tapınağın bölgenin merkezi olduğu tahmin ediliyor.&#60;br /&#62;
&#60;strong&#62;&#60;br /&#62;
EN ESKİ HEYKEL ATOLYESİ&#60;/strong&#62;&#60;br /&#62;
Bu bilinmezliğin çözülmesi için her bilim dalından ekiplerin işbirliği içinde olması gerektiğini vurgulayan Harran Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Sabri Kürkçüoğlu çalışmaları şöyle anlatıyor: “Tapınak yapılarından sekizi gün yüzüne çıkarıldı; 16 yapı hâlâ toprak altında. Burada dünyada bilinen en eski heykel atölyesi de var. Aynı zamanda hayvanların evcilleştirildiği ilk dönemden bahsediyoruz. Göbeklitepe, arkeoloji alanında bir çığır açtı. Dünyadaki arkeologlardan bölgeye yönelik geniş bir ilgi var. Ancak Türkiye’de sadece stajyer öğrencilerin ilgisini çekiyor! İnsanoğlunun yerleşik yaşama geçişinde açlık korkusu ve korunma içgüdüsünün etkili olduğu bilinirdi. Ancak Göbeklitepe bu tabuyu yıktı. Artık dinsel inanışların da yerleşik yaşama geçiş de etkili olduğu ispatlanmış oldu.”&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;&#60;strong&#62;DÜNYANIN EN ESKİ TAPINAĞI&#60;/strong&#62;&#60;br /&#62;
Bilinen en eski tapınak, M.Ö. 5 bin yılına tarihlenen Malta Adası’ndaki tapınak. Göbeklitepe, ondan 5 bin yıl daha eski! Arkeoloji tarihinin yeniden yazılmasına sebep olan Göbeklitepe’nin turizm pazarında neredeyse hiç yeri yok. Şanlıurfa Belediye Başkanı Ahmet Eşref Fakıbaba, basın ve turizm camiasından geniş katılım gören Şanlıurfa Kültür ve Turizm Tanıtım günlerinde Göbeklitepe’yle ilgili olarak yaşanan sıkıntıları anlattı:&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;“Buraya gelen turlar, önce turistlere bir sıra gecesi yaptırıp, bir de Balıklı Göl’ü gösterip turistleri götürüyorlar. Göbeklitepe’nin değeri paha biçilmez. Bir an önce ortak bir çalışmayla turizme kazandırılmalı.”&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Şanlıurfa Valisi Nuri Okutan da, “Göbeklitepe, tüm dünya için oldukça önemli bir alan. Şanlıurfa’yı turizme kazandırma yolunda da en güvendiğimiz noktalardan biri olacak” dedi.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Toplantıda yer alan turizmciler, iki gün boyunca gördükleri karşısında hayrete düştüklerini gizlemeyerek aynı noktada birleşti: “Doğru bir tanıtım yolu izlenirse, Göbeklitepe’ye Avrupa’dan Amerika’dan turist yağar.” &#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Ntvmsnbc
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>bilgi konu: "P21"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=70#post-87</link>
<pubDate>Çar, 17 Mar 2010 11:39:58 +0000</pubDate>
<dc:creator>bilgi</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">87@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;&#60;strong&#62;Kopan el yeniden çıkabilir!&#60;/strong&#62;&#60;br /&#62;
P21 adlı genin kopan organların yeniden çıkmasını engellediği tespit edildi. Gen baskılanırsa kopan organlar kendisini yenileyebilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;&#60;img src=&#34;http://media.ntvmsnbc.com/j/NTVMSNBC/Components/ArtAndPhoto-Fronts/Sections-StoryLevel/NTV%20Bilim/Genetik/Mart/100316-kolbacakgeni.hlarge.jpg&#34; alt=&#34;&#34; /&#62;&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bir geni çıkarılmış farelerdeki değişimin izini süren bilimciler, organlarda kendini yenileme işlevinin ortaya çıktığını keşfetti. Bu genin etkisizleştirilmesiyle teorik olarak insanların da kaybettikleri uzuvlarına yeniden kavuşması mümkün olabilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bazı hayvanlar, örneğin şerit solucanlar, süngerler ve semenderler vücutlarının kopan parçalarını yeniden üretme yeteneğine sahipler. İnsanlar ve öteki memelilerse evrim sürecinde bu yeteneklerini kaybetmiş görünüyorlar.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Oysa, 14 yıl önce bir deneyde tesadüfen gözlenen bir olgu, p21 adlı bir genin baskılanmasıyla memelilerin de kayıp dokularını yenileyebilme becerisine kavuşturulabileceğini gösterdi. &#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Memeliler yaralanan ya da kesilen uzuvlarını yara dokusu oluşturarak iyileştiriyorlar. Kayıp uzuvlarını yeniden üretebilen çift yaşamlılar (hem karada hem denizde yaşayabilen hayvanlar) ilk adım olarak “blastema” denen bir doku geliştiriyorlar. Bu doku yitirilen uzuvdaki ve çevresindeki dokularda yeralan hücreleri topluyor ve yetişkin hücreleri başkalaşma yetisine sahip kök hücre ya da benzerlerine dönüştürüyor. Bu hücrelerde hızla uzvu yeniden üretecek hücre tiplerine farklılaşıyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Amerika’daki The Wistar Institute adlı araştırma kurumundan Prof. Ellen Haber-Katz ve ekibi, 1996 yılında MRL fareleri denen bir türle deney yürütürken fareleri tanımak için kulaklarında işaret delikleri açmışlar. Ama birkaç hafta sonra bu deliklerin hiçbir iz bırakmadan kapandığı görülmüş. Araştırmacılar MRL farelerin hücrelerinin, kültür çanaklarında öteki farelerin hücrelerinden çok farklı davrandıklarını gözlemişler.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Araştırmalar, bir hücre döngü düzenleyicisi olan p21 geninin MRL farelerinin kulaklarında sürekli olarak pasif durumda kaldığı belirlenmiş. Bunun üzerine p21 geni baskılanmış başka farelerin de MRL türü gibi yeniden doku üretebilme becerisi olup olmadığını saptamak için yapılan deney olumlu sonuç vermiş.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Hücre bölünmesini yöneten ve bir tümör baskılayıcı olan p53 geni, aynı zamanda p21’in etkinleşip etkinleşmeyeceğini de belirliyor. Normal hücrelerde p21, DNA’nın hasar görmesi halinde frene basarak hücrelerin bölünmesini durdurarak kanserleşmeleri olasılığına ket vuruyor. p21 geni taşımayan farelerdeyse, DNA hasarı artsa da kanserleşme artmıyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;MRL farelerinde, DNA hasar gördüğünde devreye girip hücrelerin intiharını sağlayan apoptoz sürecinin arttığı gözlenmiş. Uzuvlarını yenileyebilen hayvanlarda da olan farklı bir şey değil. Bu canlılarda yenilenebilen hücrelerin sayısıyla, apoptozun yüksek düzeyde seyretmesi sayesinde hücreler hızla çoğalıyor, ama kontrolden çıkıp kanserleşmiyorlar.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Halid Bin Velid"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=69#post-86</link>
<pubDate>Per, 11 Mar 2010 21:15:24 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">86@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;İSLAM MEDENİYETİNİN YETİŞTİRDİĞİ EN ÖNEMLİ KOMUTANLARDAN BİRİ HALİD BİN VELİD...&#60;br /&#62;
Halid bin velid Allahın kılıcı olarak bininen ender kişilerden birisidir.Önece islam kininle dolu olan hatta İslama kılıç sallayan bir adamdı.Sonra kendi içerisindeki hesaplaşmayı kazanarak Müslümanlığa adım atmıştır.Kendiini İslama adamıştır.O ki Dünya savaş literatürüne &#34;sarmal taktikle&#34; nice başarılar kazandırmıştır.Bu avaş taktiğini Dünyada kullanan ikinci komutandır. Bu komutanlardan ilki Hannibal'dır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Hz. Peygamberin, hakkinda &#34;ne güzel kul&#34; diye buyurdugu sahabî. Nesebî, Hâlid b. Velid b.Mugire b. Abdillah b. Amr b. Mahzum. Annesinin ismi Lübâbe olur. Hz Meymune'nin yakin akrabasidir. Hz. Hâfid'in lakabi Seyfullah (Allah'in Kilici)'dir. Hz. Peygamber (s.a.s.) Mute savasindaki basarisindan ötürü onu Allah'in kilici diye övmüstür. Künyesi Ebû Süleyman'dir. Yedinci hicrî yilinda müslüman oldu. Hz. Hâlid (r.a.)'in dogum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Mekke'nin serefli ve itibarli ailelerinden biri olan mahzum ogullarindandir. Ordu komutanligi Hz. Hâlid'in ailesinin bir imtiyaziydi. Uhud savasinda ve Hudeybiye sulhu esnasinda Hâlid b. Velid, Kureys ordusunun komutânlarindan birisiydi. Hudeybiye anlasmasindan sonra Hz. Peygamber umre için Mekke'ye gidince Hâlid'in daha önce müslüman olan kardesi Velid'e Hâlid'i sordu. Hz. Peygamber Halid gibi bir Insanin müsriklerin içinde kalmasinin sasilacak bir durum oldugunu belirtti. Velid kardesi Halid'e Peygamber (s.a.s)'in bu iltifatini bildiren bir mektup gönderdi. Bunun üzerine Hz. Halid müslüman olmak için Mekke'den yola çIkinca, yolda Amr b. el-Âs ile karsilasti ve beraberce Mekke'den Medine'ye gelip müslüman oldular. Hz. Hâlid hicrî sekizinci yilda yapilan Mute savasina bir nefer olarak katildi. Ordu komutanlarinin sirayla sehîd olmasi üzerine Ashab istisâre ederek komutayi Hz. Hâlid'e vermis. Hz. Peygamber Medine'de olup bitenleri haber verip komutanlarin sehid düsmesini anlattiktan sonra komutayi Allah'in kiliçlarindan birinin aldigini söylemistir. Bu olaydan sonra Hz. Hâlid Seyfullah (Allah'in Kilici) diye anildi. Halid (r.a.) komutasina aldigi orduyu kalabalik düsman karsisinda bozguna ugratmandan Medine'ye getirmeyi basardi. Hz. Hâlid, Mekke fethinde süvarilerin komutani idi. Ordunun sag kanadini kontrol ediyordu. Mekke fethinde müslümanlara karsi çikan küçük gruplarla Hz. Hâlid çarpismistir. Huneyn savasinda Hâlid büyük cesaret ve yararlilik göstermistir. Hatta bu savasta yaralaninca Hz. Peygamber ziyaretine geldi, dua etti. Hâlid sifa buldu. Mekke fethinden sonra Hz. Peygamber Nahle'deki Uzza putunu kirmaya Halid b. Velid'i gönderdi. Hâlid Uzza putunu kirip geri döndü. Taif kusatmasina katildi. Hz. Peygamber (s.a.s.) Dumetu'l-Cendel'in hristiyan emiri Ukeydir'in üzerine Halid'i gönderdi. Hz. Halid Ukeydir'i yaban sigiri avlarken yakaladi ve esir aldi; teslim olmayan kardesini öldürdü. Diger kardesi ve Ukeydir'i esir alarak ganimetlerle birlikte Hz. Peygamber'e getirdi. Hicrî onuncu yilda Necrân'a Hârisogullarim Islâm'a davet etmek için gönderildi. Onlari üç gün müddetle Islâm'a davet etti. Necrânlilar müslüman oldular. Hz. Ebû Bekir Hâlife olunca Hz. Hâlid'i komutan olarak yalanci Peygamberlerin üzerine gönderdi. Yalanci Peygamber Tulayh b. Huvaylid'i Buzaha'da maglup etti sonra Temimogullari üzerine yöneldi ve Mâlik b. Nuveyra'nin komutasindakilerle karsilasti. Mâlik'i silah birakmasina ragmen esir etti ve öldürdü. Hz. Ömer, Hâlid'i bu olayda hatali davrandigi gerekçesiyle kinamistir. Daha sonra Museylemetu'l-Kezzâb'a karsi sefere çikti ve onu Yemâme sinirinda Akraba denilen yerde maglub etti ve öldürttü. Yalanci Peygamberlerle olan mücadelesinden sonra zekat vermeyen kabileler üzerine gönderildi. Onlari da sindirdi. Daha sonra Hicrî onIki yilinda Irak'a 0ranlilara karsi gönderildi. Iki ay zarfinda Iran Sâsânî, ordularini bozguna ugratarak Hire'yi zabtetti ve Firat çevresini hâkimiyeti altina aldi. Suriye sinirinda Bizanslilarin ordu hazirladiklari haberi gelince hilâfet merkezinden Hz. Hâlid'e Irak bölgesinin komutanligini Müsenna'ya birakarak Sam'a gitmesi emri verildi. Hicrî onüçüncü yilda Bizanslilari Acnadeyn'de maglup ederek Sam'a dogru püskürttü. Hz. Hâlid sehri muhasara etti ve hicrî ondördüncü yilin receb ayinda Sam (Dimask) sehrini zabtetti. Daha sonar Humus'u fethetti. Yermuk savasinda Bizanslilari bozguna ugratti. Kudüs'ü kusatti ve teslim aldi. Bütün Suriye mintikasi müslümanlarin eline geçti. Hicretin 17. yilinda Hz. Ömer, Hâlid b. Velid'i komutanliktan indirdi. Hz. Hâlid'in komutanliktan ahmsinin sebepleri ve azledildigi yil tarihçiler arasinda ihtilaflidir. Genel kanaate göre, Hz. Ömer, hilâfet merkezine döndükten sonra Hâfid'i azletti. Ama bu rivayet gerçegi yansitmamaktadir. Hz. Ömer hilafetinin besinci senesi, yani hicretin 17. senesinde Hz. Hâlid'i azletmistir. Komutanliktan alinisi ile ilgili olarak bir çok sebepler ileri sürülmektedir. Bu sebepleri söyle siralayabiliriz: Hz. Hâlid bir çok Insana kumanda ediyordu. Ancak sert mizaçli olup sert muamele ediyordu. Kimsenin sözünü dinlemiyor, kendi fikrinden baskasina kiymet vermiyordu. Hatta birçok islerde hilâfet merkezinin görüslerine de müracaat etmiyordu. Irak topraklarini Islâm topraklarina dönüstürdükten sonra Halife Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in emrinin hilâfina hacca gitmis ve bu duruma Hz. Ebû Bekir çok üzülmüstü. Kendi basina buyruk bir tavrin içinde hareket ediyordu. Bundan dolayi Hz. Ömer (r.a) zaman zaman Hz. Ebû Bekir Efendimize Hz. Hâlid'i komutanliktan azletmesini Istemisti. Hz. Ebû Bekir (r.a) daima söyle cevaplandirmisti: &#34;O, Allah'in kilicidir, bu kilici kinina sokmak dogru degildir.&#34; Hz. Ömer'in hilâfeti döneminde de Hz. Halid'in tutumunda bir degisiklik olmadi. Yine bildigi gibi devam etmekteydi. Ancak Hz. Ömer (r.a) Onu hemen azletmedi. Bir çok defalar kendisini uyardi, ve bu konuda mektuplar gönderdi. Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir (r.a) zamanindaki meseleleri de ona hatirlatti. Komutanliktan alinisinin Ikinci sebebi ise, müslümanlarin genelinde söyle bir fIkir olustu, fetihlerin gerçeklestirIlmesi Hz. Halid'in kabiliyet ve kahramanligindan kaynaklanmaktadir. Fetihlerin yegane sebebinin Hz. Halid olarak gösterIlmesi elbette bir yanlislikti. Savaslarin zaferlerle neticelenmesinde onun dehasini da gözardi etmek mümkün degilse de ondan ibaretmis gibi göstermekte dogru degildir. Üçüncü sebep; Hz, Halid (r.a) ordu masraflarinda pek fazla israf yolunu tutmustu. Ordu ekranina bol para dagitmasi diger mücahidlere kötü örnek oluyordu. Bu hususta sâirler mübalagali siirler bile yazmisti. Es'as b. Kays'a bir defasinda onbin dinar bahsis vermisti. Olay halife Hz. Ömer (r.a)'e intikal etti. Hz. Ömer Hz. Ebu Ubeyde b. el-Cerrâh ile haber gönderdi. &#34;Bu kadar bol parayi müslümanlarin malindan yani ordu tahsIsatindan verdi ise müslümanlara hiyanet etmistir. Kendi kisisel payindan, kendi cebinden vermis ise israf etmistir. Ikisi de câiz degildir.&#34; Halife Hz. Ömer, Hz. Hâlid'i azlettikten sonra hilâfet merkezine çagirip, sorguya çekti. Bol para harcadigindan bahsetti. Hz. Hâlid, Ganimetten eline geçen hissesinin hesabini verdi. Hesabi temiz vermisti. Hz. Ömer Hz. Hâlid'i iltifat ve ikramla karsiladi. Gönlünü aldi. Yazdigi ve her tarafa gönderdigi fermanlarda; Hz. Hâlid'in, kusur veya herhangi bir kabahatinden dolayi azledIlmedigini, ancak bütün müslümanlarin zihinlerinin aydinlanmasi için, yani bu kadar Islâm futuhâtinin yalniz Hz. Hâlid'in kolunun kuvvetiyle meydana gelmedigini herkesin bIlmesi için azlettigini bildirdi. Hz. Ömer, Hâlid'i idari görevlere getirdi. Bir yil kadar valilik yapti sonra istifa etti. Hz. Hâlid (r.a) cihâd duygusu ile sehitlik arzusu ile dopdolu bir mü'mindi. Cihâd meydanlari onun için Allah'a en yakin meydanlardi. Kendisi söyle der: &#34;Ben harp meydaninda mücahede ve mücadeleden aldigim zevki, hiçbir zaman zifaf gecesinin keyfinden alamam&#34; En büyük arzusu cih ad meydanlarinda sehid düsmekti. 0ran üzerine yürürken, 0ranlilara su haberi gönderdi: &#34;Sizin dünyayi sevdiginiz kadar Âhireti seven bir ordu ile üzerinize geliyorum&#34;. Hz. Halid sirke ve küfre karsi çok siddetli idi. Müslüman olduktan bir sene kadar sonra Uzza putunu yikmak için gittiginde Uzza'ya siirle söyle seslenir: &#34;Ey Uzza bu gelis seni ta'zim için degil seni inkâr içindir. Çünkü ben gördüm ki Allah seni degersiz kIlmistir. Hz. Hâlid savasçi oldugu kadar sahsi fazilet ve ilim konusunda da üstündü. Firsat buldukça Hz. Peygamber'in sohbetlerinden istifade etmis, Medine'de onun etrafinda bulunan ilim ve irfan ashabi arasinda Hz. Hâlid'in bulundugu zikredIlmistir. Üç-dört mesele ile ilgili fetva verdigi de rivayet edilir. Hz. Hâlid'in Buhârî, Müslîm ve diger hadis kitaplarinda Hz. Peygamberden onsekiz hadis rivayet etmistir. Rasûlullah. Hâlid'in secâat ve cesaretini muhtelif zamanlarda muhtelif yerlerde medhetmisti. Mekke fethinden sonra müslümanlar, her tarafa toplanip Mekke'ye girdikleri zaman Hâlid görününce, Hz. Peygamber Ebû Hureyre'ye: &#34;Bu gelen kimdir?&#34; diye sormustu. Ebû Hureyre: &#34;Hâlid b. Velid'dir&#34; demis. Onun üzerine Hz. Peygamber: &#34;Bu Allah'in ne iyi bir kuludur&#34; buyurmustur. Hz. Peygamber yine onun hakkinda &#34;Hâlid Allah'in Kilicidir&#34; buyurmustur. Yine Hâlid hakkinda: &#34;Hâlid b. Velid'e gelince, o herseyini sizin için vermistir, nesi var nesi yok harplerde Allah yolunda sarfetmistir.&#34; Hz. Hâlid gönderildigi seriyyelerde ve yaptigi muharebelerde Allah rizasini ve Allah'in dinine davetini esas almistir. Nitekim Yermuk savasinda Rumlarin komutanina savas meydaninda Islâmi teblig etmis ve komutan Corc onun daveti ile müslüman olmustur. Hz. Peygamber'in sahsina karsi da çok büyük hürmeti olan Hz. Hâlid onun isminin mücerred anIlmasindan bile rahatsiz olmus; savaslarinda kazandigi muvaffakiyeti Hz. Peygamberin sakalindan bir kaç taneyi sariginin içinde tasimasina baglamistir.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Hat Sanatı"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=68#post-85</link>
<pubDate>Per, 11 Mar 2010 21:07:35 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">85@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;&#60;img src=&#34;http://t2.gstatic.com/images?q=tbn:iA7a5hQN8fS2EM:http://files.myopera.com/HazanGazeli/blog/Vav.jpg&#34; /&#62;&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Hat, sözlükte uzun ve doğru yol; mastar olarak yazı yazmak manalarına gelir. Çoğul olarak, ekseriya, hutut veya ahtat kullanılır. Batıda hüsn-i hat (güzel yazı) karşılığında, calligraphy kelimesi kullanılmaktadır.  Ancak, hüsn-i hat, İslam yazıları için kullanılan bir tabirdir. Sanatkârına, hicri ilk asırlarda, kâtib, küttâb, verrâk daha sonra da hattat denilmiştir. İranlılar, hattat karşılığında, hoş nüvis veya hüb-nüvis kelimelerini kullanmışlardır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Osmanlılarda hat sanatı gelişirken, hattatlara da hususiyetlerine göre farklı isimler verilmiştir. Bu yeni tabirler, yazı çeşidine göre, ta&#34;lik - nüvis (ta&#34;lik yazan), celi - nüvis (celi yazan), siyakat - nüvis (siyakat yazan), çep-nuvisan (divani yazanlar) olarak kullanılmıştır. Meşhur bir tarifte hat şöyle anlatılır: &#34;Hat her ne kadar, cismani aletlerle meydana gelirse de, aslında ruhi bir hendesedir.&#34; Aynı manadaki diğer bir tarifte de, Nazzam: &#34;Hat, bedeni duygularla meydana gelirse de o ruhun asaletindendir&#34; der.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bu tariflere göre hat: &#34;Üstadını taklitle, zihne nakşolan şekillerin ruhtaki güzellik duygularıyla birleşerek, el, kalem, kâğıt ve mürekkep gibi, maddi aletlerin yardımıyla meydana gelen ruhi bir hendesedir.&#34;&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Hat, bir fikri ifadeye yarayan ölçülü yazıdır. Bir fikrin yalnızca çizgili sembollerle ifadesi değil, aynı zamanda okuyana hayranlık uyandıran güzellik vasıtası, dini ve toplumsal değerlerin tasviridir. Plotinos, &#34;Maddi güzellik, ruhi güzelliğin ifadesidir&#34; derken gerek kâinatta, gerekse sanat eserlerinde görülen güzelliğin, ruh güzelliği olduğunu ifade etmiştir. Hat sanatı, konusunu resim ve tezyinatta olduğu gibi tabiattan değil, insan ruhundan alır. Önce zihinde şekillenir, sonra el, göz ve irade vasıtasıyla meydana gelir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Abbasiler devrinde gelişen hat Sanatı XV. yüzyılda ünlü Türk hattatı Şeyh Hamdullah (1429-1520) ile yeni bir tavır ve şive kazanmış ve o zamanki İslam dünyasının bütün hattatlarının üstadı olmuştur. Onun üslubu Osmanlı hat Sanatının gelişmesine geniş ölçüde yol açan bir temel oluşturmuştur. XV.yetişen sanatkârlardan biride İstanbul Fatih Camii kitabesiyle Topkapı sarayında Sultan Ahmed çeşmesine bakan dış kapının kitabesini yazan Ali bin Yahya Sofi&#34;dir. Süleymaniye Camii kubbesinde yazıyı yazan Karahisari Osmanlı Sanatına güzel fakat süreli olmayan bir üslup getirmiş daha sonra o sitil devam ettirilmemiştir. XVII. yüzyılda Hafız Osman&#34;la Türk yazı üslubu yeni bir yükseliş devrine girmiştir. Zamanın bütün hattatları ondan ders alıp onun yazı Sanatını benimsemişlerdir Sultan III Ahmet ve Sultan II. Mustafa da onun öğrencileri arasında idi. Taş basmasıyla çoğaltılan Kur&#34;an&#34;larla Hafız Osman&#34;ın şöhreti bugün Hindistan&#34;a ve Cava&#34;ya kadar bütün İslam âlemine yayılmıştır. Bundan sonra Mustafa Rakım ve Mehmet Esat Yesâri XIX. yüzyılda, Kadıasker Mustafa İzzet Efendi ve Yesârizâde Mustafa İzzet efendi, Sami efendi, Necmeddin Okyay, Aziz efendi, Kemal Batanay, İsmail Zühdi, Mustafa Rakım, Mehmed Şevki,İsmail Hakkı Altunbezer, Hamid Aytaç  çok tanınmış üstatlardır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yazı başlı başına bir Sanat olduğu gibi dekoratif Sanatların zenginleştirilmesinde ve mimaride çok büyük rol oynamıştır. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı mimarisinden yazıyı çıkaracak olursak bunların pek fakir bir manzara göstereceğine şüphe yoktur. Dekoratif Sanatlar içinde aynı şey söylenebilir. Yazı Sanatının yanında tuğraları da gözden geçirmek lazımdır. Her sultanın adına arma şeklinde tuğra denilen bir kompozisyon oluşturulmuş ve fermanlar ile önemli vesikaların başına da tuğra çekilmiştir. Hat yazılarının kenarları tezhib ve ebrularla tezyin edilerek daha bir güzellik kazandırılmıştır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;HAT SANATINDA GÜZELLİK UNSURLARI:&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;TERKİB: Arap harflerinin genelde bitişik olması, onların her kelimeyi, hususi bir şekle ve görünüşe, sokulabilecek terkipler meydana getirmeye mümkün kılmıştır. Güzel bir yazıda terkip, yalnız harflerin basit şekillerinin bir araya gelmesi değildir. Adeta resmin yazıya dökülmesi, yazıyla resim yapılmasıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;TENASUB: Yazı şeklidir. Arap harflerinin şekilleri, uzunlukları ile enleri, bir harfte değil hatta bir çizgide bile incelikler ile kalınlıklar oluşu nedeniyle ruh üzerine bir etkisi vardır. Bu güzellik yalnız hat sanatında değil, mimarlık, heykeltıraşlık gibi, diğer sanatlarda da aranan önemli bir vasıftır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;SADELİK: Sadelik fikri yazıda bir değerli bir ölçüdür. Sanatkârın vermek istediği şey, yazının gerçekçi bir telakkisidir. Bundan harfler ve kelimeler, her türlü hareke ve tezyinat, hatta istif ve terkib külfetinden uzak olarak, vücudunu göstermektedir. Mesela, Mimar Sinan devrinin çinilerinde görülen büyük celi yazılarında bu vasıf tamamıyla vardır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İHTİŞAM (AZAMET): Bu en çok sülüs celisi ve kûfi gibi bünyeleri gereği kalınlığa, ağırlığa, kudret ve kuvvet duygularının ifadesine uygun ve tabiri caizse, iradi yazılarda ortaya çıkmaktadır. Kûfi ve sülüs yazıları azamet hissi itibari ile tetkik edildiğinde görülecektir ki, bu yazılara ait bazı mektepler bu hissin ifadesini kendine doğrudan doğruya mevzuu olarak kabul etmişlerdir. Mustafa Rakım mektebinde olduğu gibi. Sanatta bu azamet fikrinin mütenazırı, incelik hissidir. İncelik, azamet gibi irademize değil, kalbimize, hissimize müracaat eden bir kıymettir. Türk yazıları arasında bu hissi, en büyük belagatle ifade edebilen yazı, ta&#34;lik yazısıdır. Ta&#34;lik bünyesi bu kıymetin bütün tafsilatı ile ortaya çıkmasına çok müsaittir. Ondan sonra, nesih, rik&#34;a yazılarında da bu incelik hissinin tecellisini bulmak mümkündür. Mesela Şevki Efendi&#34;nin nesihleri, İzzet Bey&#34;in rik&#34;a yazıları, bu incelik hissinin bir ifadesidir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;AKLAM-I SİTTE: (Şeş-kalem)&#60;br /&#62;
İslam yazılarının ilki Ma&#34;kılidir. Bütün harfleri düz ve köşelidir. Yuvarlağı yoktur. Bundan sonra Kûfi hattı doğmuştur ki, bir kısmı düz, bir kısmı yuvarlaktır. Her ne kadar Mansur ve Mehdi devirlerinde hat nevilerini otuz yedi&#34;ye kadar çıkarmışlarsa da, bugün Kûfi hattından doğan altı çeşit yazı bilinmektedir. Hat nevileri manasına Kalem tabiri de kullanılır. Bu altı nevi yazının usulü ve kaidesi, harf ölçülerinin daire ve nokta ile belirlenerek her birine manasına göre isim verilmiştir. Bu yazıları birbirinden ayıran, bünye farkıdır. Yoksa harflerin, şekillerinin esası birdir. Farklılık her yazı nevindeki özel şekildedir.&#60;br /&#62;
&#60;img src=&#34;http://t0.gstatic.com/images?q=tbn:f3V8aF6OLw1znM:http://img186.imageshack.us/img186/4809/webvh5.jpg&#34; /&#62;&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Şeş - kalem diye şöhret bulan altı nevi yazı şunlardır:&#60;br /&#62;
1-RİKA&#34;: Dört bölüğü düz, iki bölüğü yuvarlaktır.&#60;br /&#62;
2-SÜLÜS: Bir buçuk bölüğü düz, bakisi yuvarlaktır.&#60;br /&#62;
3-NESİH: Muhakkak&#34;a tabidir.&#60;br /&#62;
4-TEVKİÎ: Sülüs&#34;e tabi olup, kalem kalınlığı onun üçte bir&#34;i kadardır.&#60;br /&#62;
5-REYHANÎ: Yarısı yuvarlak, yarısı düzdür.&#60;br /&#62;
6-MUHAKKAK: Düzlüğü ve yuvarlaklığı değişik, çoğu harfleri bitişiktir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Daha sonra İran&#34;da ortaya çıkan ve bir kuğunun vücut, kanat ve gagasından esinlenerek ortaya çıkarılan TA&#34;LİK hattı da bunlar arasında sayılmıştır. Bu yazılardan başka, GUBARİ (İnce yazı), DİVANİ, RİKA&#34;, SİYAKAT ve MÜSELSEL hat çeşitleri de vardır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sülüs yazısının özellikleri: Sülüs, dört bölüğü düz, iki bölüğü yuvarlaktır, diye ta&#34;rif edilir. Sûre başları, beyit ve kaside yazmak için kullanılır. Genellikle ağzı 3 -4 mm. genişlikte kamış kalemle yazılır. Geleneksel hat ta&#34;limine sülüsle başlanır ve hüsn-i hatta esas kabul edilir. Sülüs harflerinin gözleri, ağızları, başları, daha mürekkep şekiller almıştır; harflerin şahsiyetleri iyice belirlenmiş, hat daha açık bir hale gelmiştir. Düz ve eğri çizgiler sülüs bünyesinin ana unsurlarıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Nesih yazısının özellikleri: Kalınlığı sülüsün üçte biri kadardır; ağzı bir mm. olan kamış kalemle yazılır. Sülüsün daha ibtidai bir şeklidir. Sülüsün, kitabe ve levhalarda kullanılan kalın ve iri bünyelisine sülüs celisi ta&#34;bir olunur. Celi kelimesi, yalnız kullanıldığı zaman genelde sülüs celisine delalet eder. Talik Yazının Özellikleri:Ta&#34;lik yazının en önemli özelliklerinden biri, eğri çizgilerdir. Yer yer incelip kalınlaşan harfler ve bağlantıları, canlılık, akıcılık verir. Her türlü hareke ve tezyinat külfetinden kurtulmuş, sade, çıplak, incelerek eğilen çizgiler, asılıp duran son derece ölçülü çanaklar, uzayıp giden keşideler (çekilişler) melekleşmiş, zengin doğu kültürünün ve  ruhunun ortaya çıkışı  olarak görünürler.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Ta&#34;lik hattında elif ve lamlar soldan sağa doğru meyletmiş; vay, fe, kaf, mim gibi harflerin gözleri kapanarak küçülmüştür. Be, sin, fe, kaf gibi harflerin kolları uzayıp gitmiş, harfler asılıp kalmıştır. Rika Yazısının Özellikleri: Günlük hayatta, devlet dairelerinde en çok kullanılan divani karakterinde bir yazı çeşididir. Kalemin tabiatına uygun, süratli ve kolay yazma ihtiyacını karşıladığı için harf yapıları basitleşmiş; fe, kaf, mim, vav gibi harflerin başları ufalmış, dişleri yok olmuştur. Sola doğru dik ve köşeli çizgiler, kelimelerin satırlara meylederek yaptıkları akıcılık, bu yazı çeşidinin karakteristik özelliklerindendir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İyi bir hattat&#34;ta aranan özellikler de şunlardır:&#60;br /&#62;
1-Okunaklı yazmak&#60;br /&#62;
2-Düzen, intizam&#60;br /&#62;
3-Süratli yazmak&#60;br /&#62;
4-Ölçülü yazmak&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;CELİ BİR YAZI NASIL HAZIRLANIR?&#60;br /&#62;
Kalem ağzının genişlemesiyle yazı da irileşir ve kalınlaşır. Bu, yazının konacak veya yazılacak yerinin yüksekliğine ve mekânın ölçüsüne göre değişir. Cami kubbe yazıları, Allah ve Peygamber isimleri, dört halifenin isimleri, büyük kıt&#34;ada Ayet ve Hadis-i Şerifler, bu hususlar nazarı itibara alınarak hazırlanır. Harflerin incelik ve kalınlıkları, harf aralıkları, bünyeleri, mesafe ve mekâna göre hesaplanır. Önce kalıp çalışmaları yapılır. Kalıplar çeşitli usullerde hazırlanır. Eski hattatlar sulu mürekkeple mukavim beyaz kağıt üzerine yazarlar ve sonra tashih ederlerdi. İ.Ü. dış kapısı üzerindeki &#34;Daire-i Umür-u Askeriye&#34; ibaresini Şefik Bey&#34;in kurşun kalemleri birbirine bağlayarak bir günde çizmiş olduğu rivayet edilir. Ekseriya sanatkârın zırnık mürekkebi ile siyah zemin üzerine büyük bir cehd ve emekle hazırladığı kalıplar; usulüne uygun iğnelenip silkilerek, arzu edilen zemine yazılır veya mermere hâkkedilir. Elle yazılamayacak kadar iri olan yazılar, önce küçük ebatta yazılarak satranç usulüne (gözlere bölme) göre istenildiği kadar büyültülür. Bu şekilde hazırlanmış Ayasofya&#34;daki halifelerin adlarının bulunduğu levhaları 55 cm. kalınlığında en büyük yazılarımızdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Hususi istifle hazırlanan bu celi yazıların, tashihi de yapıldıktan sonra kalıp olarak kullanılabilmesi için iğnelenmesi lazımdır. İğneleme işlemi şöyle yapılır: İğnelenecek yazı birkaç tabaka kâğıtla beraber ıhlamur ağacından yapılmış tahta üzerine yerleştirilir. Bir sapa geçirilen boncuk iğnesi ile harf ve işaretlerin iç ve dış kenarından dik olarak sıkça iğnelenir Üstteki yazılı kâğıda üst kalıp, altta iğnelenen diğer kâğıtlara da alt kalıp adı verilir.&#60;br /&#62;
Alt kalıplardan biri, yazı yazılacak zemin üzerine konur, kömür tozu sürülmüş çuha, iğne delikleri üzerinde gezdirilir. Böylece yazı siyah noktalar halinde tespit edilir. Buna yaz silkelemek tabir olunur. Eğer yazı siyah zemin üzerine &#34;zerendüd&#34; olarak yazılacaksa kömür tozu yerine tebeşir kullanılır. Daha sonra ya harfler ve şekiller asıl kalıbın yazıldığı kalemle doğrudan doğruya yazılır veya tarama ucu ile düzgün bir şekilde hatlar çizilerek içi fırça ile doldurulur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;KALEM ÇEŞİTLERİ:&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Hüsn-i hatta, ekseriya, kamış kalem, cava kalemi, menevişli kalem, kargı kalem ve tahta kalem kullanılır.&#60;br /&#62;
a) Kamış Kalem:&#60;br /&#62;
Kamış kalem, yazılarımızın en tabii aletidir. Hüsn-i hatta kullanılan kamış, ekseriya, İran ve Irak&#34;tan getirilirdi. Tabii rengi sarı olan kamışlar, bir yıl boyunca at gübresinin içine yatırılır, bir takım yanmalardan sonra, koyu kahve rengini alır, sertleşirdi. Ancak bu ıslah ve terbiye ameliyesinden sonra kullanılırdı. Bu ıslah, sıcak ülkelerde güneş altında yapılırdı.&#60;br /&#62;
Özelliği: Kamış kalem ne çok ince, ne çok kalın olmalı. Rengi parlak ve siyaha yakın, düzgün ve yuvarlak, boğum araları bir karış olmalıdır. Bu özellikteki bir kamış kalem, mermer, taş veya cam üzerine atıldığı zaman, tiz bir ses çıkarır. Yazma bir eserde, kamış kalemin özellikleri şöyle anlatılmaktadır: &#34;Evvela, hüsn-i hat yazanlara kalemin alasını ve mürekkebin ranasın ve kâğıdın zibasın görmek gerektir. Kalemin alasın oldur ki, kızılı pek ola ve aklığı pek az ola ve damarları doğru ola, zira damarları doğru olmazsa, kalemi şak itdikte, eğri şak olur, doğru şak olmaz. Eğri şak olan kalemden hüsn-i hat gelmez ve kalemin kalınlığı evsat ola ve uzunluğu on parmak ola.&#34;&#60;br /&#62;
b) Cava Kalemi:&#60;br /&#62;
Cava&#34;da yetişen bir cins kamışın özüdür. Çok sert olması, uzun süre yazmakla bozulmaması sebebiyle, bilhassa, mushaf yazmakta hattatlarımız tarafından tercih edilmiştir. Yalnız ince olduğu için, bir kamış kalemin içine yerleştirilerek veya tutulacak kısmına bir bez parçası sarılarak kullanılır.&#60;br /&#62;
c) Menevişli Kalem: (Hindi Kalem)&#60;br /&#62;
Hindistan&#34;da yetişen içi dar, uzun boğumlu ve menevişli gayet sert bir kalemdir.&#60;br /&#62;
d) Kargı Kalem:&#60;br /&#62;
Kargıdan yapılan bu cins kalem, celi yazıları yazmak için kullanılır.&#60;br /&#62;
e) Tahta Kalem:&#60;br /&#62;
Adından da anlaşılacağı üzere, tahtadan yapılan bu kalem daha iri yazıları yazmada kullanılır.&#60;br /&#62;
Son zamanlarda, kamış kalem yerine, madeni uçlar kullanılmışsa da, hattatlarımız, arzu edilen kalınlıkta açılması, sebebiyle kamış kalemi tercih etmişlerdir. Özellikle de ıhlamur ağacından yapılan kalemler spatulaya benzer bir şekil yapıldıktan sonra ucu &#34;Z&#34; tipi kesilir. Kalın yazılarda kullanılır. Hattat Sami efendinin çok geniş yazıları, iki kurşun kalemin arasına çıta çakarak yazdığı nakledilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;KALEM AÇMAK ve TUTMAK USULÜ&#60;br /&#62;
Güzel yazı, yazanın kabiliyetine bağlı olmakla beraber, yazı çeşitlerine göre, kalem açma sırrı da bilinmelidir ki, kalemden güzel hat çıksın. Reis-ül Hattatin Hacı Kamil Efendi, yazısına istediği mükemmelliği verebilmek için, uzun zaman kat-ı kalem (kalem açma) usullerini araştırdığını, ancak kalem açma sırrını çözdükten sonra, yazıda muvaffak olduğunu söylermiş.  Kalem açma ve kat&#34; etme, melekeye muhtaç bir iştir. Hatta başlayanlar evvela, kalem açma usulünü öğrenmelidir. Bu konuda Hz. Ali şöyle buyurmuşlardır: &#34;Kalemi iyileştirirsen, yazını da iyileştirirsin; kaleme bakmazsan, yazıyı yüzüstü bırakmış olursun, çünkü yazı kaleme tâbidir.&#34;&#60;br /&#62;
&#34;Rehber-i Sibyan&#34;ın arka yüzünde, kalem açmakla ilgili şu bilgi verilmektedir: &#34;Kalem evvela, sol avucun içine yatırılarak, başparmak bükümü miktarınca aşağı ucuna doğru, ince tarafından badem biçiminde kesilir. Sonra ortasından bir miktar yarık (şak) yapılır. Kalemin iki yanlarından, istenilen kalınlık derecesine göre kesilir. Kalem, maktâ&#34;ın yuvasına konur; sol elin başparmağı ile kalemi ve diğer parmaklarla altından maktâ&#34;ı tutarak ucu, aşağı doğru hafifçe traş edilir. Eğer sülüs ve nesih kalemi ise eğrice, rik&#34;a ve divani kalemi ise biraz doğruca kat edilir. Kalemi, sağ elin baş ve şehadet parmağıyla tutarak, orta parmağı onlara yardım ettirmelidir. Fakat kalem, hakkının layığı ile icra olunması için, kalem kesilmiş olan tarafını satırın üzerine çevirerek hareket ettirmelidir. Kalem ağzını çok kısa ve uzun açmamalı; kısa açılırsa eli kirletir, uzun açılırsa da kalemin sevk ve idaresi güçleşir. Ayrıca kalem üzerindeki parlak kısım mürekkep almayacağından, tebeşirli çuhayı bu kısma sürmelidir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;KÂĞIDIN BOYANMASI&#60;br /&#62;
Ham kâğıtlar istenirse evvela bitkisel boyalarla, kırmızı, yeşil, mavi, siyah, pembe renklere boyanır. Boyama işi şöyle yapılır: Renk elde edilmek istenen bitki toplanır, derin ve genişçe bir kaba konarak bir miktar şapla, suda kaynatılır. Bir müddet sonra, bitkinin rengini alan su, başka bir kaba boşaltılır. Kâğıtlar renkli suya bir bir batırılarak banyo usulü ile boyanır; ayrı ayrı kurumaya bırakılır. Bazı yazma eserlerde, yaprakların orta kısmıyla kenar kısımları ayrı renkte boyanır; bu tarz boyamaya akkâse denir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Renk bilgisi ve zevki fevkalade gelişmiş olan Osmanlı Türklerinde, kağıt boyamada kullanılan bitkilerden bazıları şunlardır:&#60;br /&#62;
Kına: Bir miktar su içine konarak kaynatılır, &#34;Hünnap&#34; rengi olur.&#60;br /&#62;
Nohut: Bu bitkinin unu suda kaynatılır ve adını kendisinden alan &#34;nohudi&#34; renk elde edilir.&#60;br /&#62;
Soğan: Dış kabukları şapla kaynatılarak kırmızımtırak, gayet güzel bir renk elde edilir.&#60;br /&#62;
Kurt Kulağı: Safran ve şap su içinde kaynatılarak yeşil renk elde edilir.&#60;br /&#62;
Badem Yaprağı: İlkbaharda toplanan bu yapraklar, 3- 10 gram şap ile bir miktar su içinde kaynatılarak altın sarısı, güzel bir renk elde edilir&#60;br /&#62;
Ceviz ve Yaş Nar: Kabukları birlikte su içinde kaynatılarak, kahverengi elde edilir.&#60;br /&#62;
Menekşe Yaprağı ve Mürver Çiçeği Tohumu: birlikte dövülür ve güzelce sıkılıp suyu şapla kaynatılır, menekşe rengi elde edilir.&#60;br /&#62;
Ayrıca, cehri boyası su ile kaynatılarak sarı renk elde edilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;KÂĞIDIN AHARLANMASI (TILA):&#60;br /&#62;
Ahar, yazı yazarken olabilecek hataların düzeltilmesinde silintinin belli olmaması ve iz bırakmaması için kâğıdın üzerine sürülen bir sıvıdır. Bu sayede ham ve pürüzlü kâğıtlar yazıya elverişli hale gelir. Üzerine bir defa ahar sürülmüş kâğıda tek aharlı, iki defa veya daha fazla ahar sürülmüş kâğıda da çift aharlı kâğıt adı verilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Kâğıt ıslahında ekseriya, yumurta veya nişasta aharı tatbik edilmiştir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;a) Yumurta Aharı: Taze ördek veya tavuk yumurtasının beyazı bir kâseye alınır. Yumruk büyüklüğünde bir şap parçasıyla yumurta akı kesilinceye kadar çalkalanır. Birkaç saat bekledikten bu köpüren malzemenin altında sabunlu suya benzeyen bir sıvı oluşur. Altta biriken bu sıvı, sünger veya tülbent sarılmış bir parça pamukla kâğıda sürülür. Ve gölgede kurutulur.&#60;br /&#62;
Tuğrakeş İsmail Hakkı Bey&#34;in bizzat tarif ettiği ahar usulü şöyledir: &#34;Şekersiz olarak muhallebi tarzında pişirilmiş nişasta gayet ince süngerle kâğıdın her iki yüzüne sürülür. Sonra kâğıt İpte kurutulur. Bundan sonra yumurta akı az miktarda şapla çalkalanarak köpürtülür. Bu suretle köpürtülen yumurta akı, bir müddet haliyle bırakılır. Köpükler tamamen sönüp zeytinyağı şeklini alınca nişasta sürülmüş ve kurutulmuş kâğıt üzerine ince süngerle bu yumurta akından sürülüp yine kurutulmaya bırakılır. Kağıt kurutulduktan sonra, evvela saplı mühre ile sonra billur mühre ile parlatılır.&#34;&#60;br /&#62;
b) Nişasta Aharı: Bu tarz aharın yapımında buğday nişastası kullanılır. Önce soğuk suda eritilen nişastaya, bir miktar jelâtinle kaynar su ilave edilir. İyice piştikten sonra süzülür ve kâğıt üzerine sürülür.&#60;br /&#62;
Ahar, yazının ve kâğıdın cinsine göre yapılır. Mushaf yazmak için hazırlanan kâğıtların her iki tarafına da ince bir ahar çekilir. Çok tashih ve emek isteyen celi yazıların kâğıtlarının, yalnız bir tarafı birkaç kat kuvvetlice aharlanır.&#60;br /&#62;
Özellikle ta&#34;lik kıt&#34;alar için hazırlanan kâğıtların, aharlanmasına daha da özen gösterilmelidir. Kâğıdın aharlanması hat sanatında ayrı bir ustalık ister.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;KÂĞITLARIN MÜHRELENMESİ:&#60;br /&#62;
Kağıda aharı iyice yedirmek, yüzündeki pürüzleri gidermek ve ilerde çatlamasını önlemek için cam veya çakmaktan yapılmış mühre ile kağıtlar mührelenir.&#60;br /&#62;
Aharlanmış mührelenecek kâğıtlar, ıhlamur ağacından yapılmış yekpare, ortası çukurca mühre tahtası, Pesterek üzerine konur. Mührenin hareketini kolaylaştırmak için kuru sabun sürülmüş bir çuha, kâğıt üzerinde gezdirilir. Daha sonra çakmak veya cam mühre muhtelif yönlerde kâğıt üzerinde kuvvetle hareket ettirilir. Böylece mührelenen kâğıtlar üst üste sıralanır. Üstüne de bir ağırlık konarak, kullanılmak üzere en az bir yıl bekletilir. Ancak günümüzdeki kâğıtların kaliteli olması nedeniyle bu kadar uzun süre beklemeye gerek yoktur. Yapıldığı maddeye göre mühre çeşitleri şunlardır: a) Böcek Mühre: Deniz böceği kabuğundan yapılır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;b) Billur Mühre: Kaz yumurtası şeklinde camdan yapılan mühredir.&#60;br /&#62;
c) Çakmak Mühre: Çakmak taşından yapılan mühredir. Çakmak taşı, saplı bir tahtanın ortasına yerleştirilmiştir.&#60;br /&#62;
d) Zer Mühre: Sert akikten yapılan bu mühre, yaldız ve altın parlatmada kullanılır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;MİSTAR:&#60;br /&#62;
Kâğıda satır çizmeye yarayan bir alettir. Üzerinde sıra sıra muntazam ibrişim gerili bir mukavvadan ibarettir ki, yazılacak yazıya göre kâğıtlar, parmak yardımıyla üzerine bastırılarak kabartma çizgiler meydana getirilir. Böylece sayfalar arasındaki satır düzen ve ahengi sağlanmış olur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;MÜREKKEP YAPIMI:&#60;br /&#62;
Mürekkep şöyle yapılır: Önce zamk-ı arabi soğuk suda eritilir. Boza kıvamına gelince süzülür. Sonra mermer havan içine bir ölçü is, dört ölçü zamk-ı arabi konur ve is zamk-ı arabi içinde iyice birbirine karışıncaya kadar yavaş yavaş tokmakla havanda dövülür. Dövülme işlemine az su ilavesiyle devam edilir. Mürekkebin tam kıvamında olması için eskiler, &#34;seksen bin tokmak vurmak gerekir&#34; demişlerdir. Böylece yapılan mürekkep, çuha veya keçeden yapılmış mibzeleden süzülür; on misli sulandırılarak kullanılır.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Kuantum Fiziğinin Garip Söylemleri"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=66#post-83</link>
<pubDate>Per, 11 Mar 2010 20:36:19 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">83@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;Üstüste Gelme Kuantum fiziğinin belki de en garip (ve en çok itiraz alan) yönü bir sistemin aynı anda birkaç farklı durumda bulunabilmesi. Parçacıklar doğal olarak böyle durumlara giriyorlar. Örneğin bir elektron tek bir noktada değil de değişik noktalarda bulunabilir. Max Born 1926 yılında de Broglie dalgalarının fiziksel bir dalga olmadığını, bir olasılık dalgası olarak yorumlanması gerektiği düşüncesini ortaya attı.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Buna göre parçacıklar de Broglie dalgasının bulunduğu her yerde bulunur, bunlar dalganın güçlü olduğu yerlerde yüksek olasılıkla, zayıf olduğu yerlerde de düşük olasılıkla bulunuyor. Böylece parçacığın konumu doğal bir belirsizlik taşır. Max Born bu çalışmasından dolayı 1954 yılında Nobel ödülünü kazandı. Erwin Schrödinger, üstüste gelme ilkesinin yarattığı gariplikleri en açık biçimde ortaya koyan bir düşünce deneyi tasarladı. Schrödinger’in kedisi olarak bilinen bu deneyde bir kedi aynı anda hem diri hem de ölü olduğu bir duruma sokulabiliyordu. Hem mikroskobik ölçekte hem de bazı makroskobik cisimlerde var olduğu bilinen üstüste gelme olgusunun yorumu sürekli tartışma konusu olagelmiştir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Tünelleme&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Klasik fiziğe göre herhangi bir cismin kinetik enerjisi negatif olamaz. Dolayısıyla duvara attığım bir top duvarı delmeden öteki tarafa geçemez; çünkü duvarın getirmiş olduğu enerji engelini aşabilmek için klasik fiziğe göre duvarın içinden duvarı delmeden geçmek için negatif kinetik enerjiye sahip olmalıdır. Bu da klasik fiziğe aykırıdır. Kuantum kuramına göreyse, bir enerji engelini aşmak için yeterli enerjisi olmayan bir kuantum parçacığı , yine de bu engeli aşabilir. Yani engelin öteki tarafında bulunma olasılığı sıfır değildir. Kuramın tahmin ettiği ve doğruluğu deneylerle kanıtlanmış olan ve radyoaktivite gibi olguları açıklayan bu etkiye tünelleme adı verilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Schrödinger Denklemi&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bir kuantum sistemi hakkında bize her bilgiyi veren araç dalga fonksiyonu adı verilen bir fonksiyondur. Dalga fonksiyonunun uzaya ve zamana bağlı değişimini veren denklemi ilk bulan Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger’dir. Bu yüzden denklem Schrödinger denklemi adıyla anılır. Schrödinger denklemine göre dalga fonksiyonunun zamana göre değişimini Hamiltonian adı verilen bir operatör kontrol eder. Hamiltonian operatörü (bazen enerji operatörü adıyla da anılır) sistemin enerjisi ile yakından ilgilidir. Kuantum sisteminin sahip olabileceği enerji değerlerini Hamiltonian operatörü belirler. Bunu veren denkleme de zamandan bağımsız Schrödinger denklemi adı verilir. Schrödinger denkleminin çözümü olan dalga fonksiyonunun karesi kuantum sistemi ile ilgili olasılıkları verir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;De Broglie Dalgası&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;1923 yılında aristokrat bir aileden gelen Fransız fizikçi Louis de Broglie ışığın bazen dalga bazen de parçacık gibi davranmasından esinlenerek, diğer parçacıkların da dalga yönleri olabileceği savını ortaya attı. Buna göre momentumu p olan bir parçacığa dalgaboyu =h/p olan bir dalga eşlik ediyor ve parçacığın özelliklerini tamamlıyordu. Nasıl bir gitar teli uzunluğuna bağlı olarak sadece belli frekanslarda titreşiyorsa, atomun çevresinde dolanan bir elektronun de Broglie dalgası da sadece belli dalgaboylarına sahip olmalıydı. Bu çeşit bir dalga 1913 yılında Bohr’un hidrojen atomundaki elektronların enerji seviyelerini bulduğunda yaptığı varsayımları açıklıyordu. Makroskobik cisimlerin momentumları çok daha büyük olduğundan, de Broglie dalgasının dalgaboyu ölçülemeyecek kadar küçüktür. Bu nedenle makroskobik cisimlerin dalga özellikleri gözlemlenemez. De Broglie’nin bu çalışması, kendisinin 1929 yılında aldığı dışında iki Nobel ödülü daha üretti. 1926’da Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger, de Broglie’nin çalışmasını genişleterek kuantum kuramının temel denklemini elde etti ve 1933’te Nobel ödülünü aldı. 1927 yılında birbirlerinden bağımsız olarak ABD’de Davisson ve Germer, İngiltere’de de Thomson, bir kristale gönderilen elektronların tıpkı dalgalar gibi kırınıma uğradıklarını gösterdiler. Davisson ve Thomson’da 1937 yılında Nobel aldılar.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Belirsizlik İlkesi&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Kuantum kuramının belirsizlik ilkesi, bir parçacığın bazı farklı özelliklerinin ikisinin de kesin olarak belirlenemeyeceğini söyler. Örneğin bir parçacığın konumuyla momentumu (momentum bir cismin kütlesiyle hızının çarpımıdır) aynı anda tam olarak ölçülemez. Kuantum kuramına göre parçacığın bu iki özelliğindeki belirsizliklerin çarpımı en az Planck sabiti h=6,626x10^-34 J.s kadardır. Konumu belli bir anda kesin olarak bilinen bir parçacığın momentumu sonsuz belirsizliktedir ve bu yüzden parçacık kısa sürede o noktadan ayrılır ve uzaya dağılır. Benzer şekilde momentumu kesin olarak bilinen bir parçacığın konumu sonsuz belirsizliktedir, yani böyle bir parçacık uzayın her köşesinde bulunabilir. Bu nedenle doğada rastlanan parçacıkların bulunduğu kuantum durumlarında parçacıkların hem konum hem de momentumu bir miktar belirsiz olmak zorunda. Alman fizikçi Werner Heisenberg, ünlü mikroskop örneğini bu ilkeyi açıklamak için geliştirdi. Bir parçacığın yerini &#34;görerek&#34; ölçmeye çalıştığınızı düşünün. Böyle bir ölçümde parçacığın üzerine ışık göndermek, dolayısıyla parçacıkla etkileşmek gerekir. Bu bile parçacığın konumunu tam olarak belirlemeye yetmez. Bu ölçümde en azından kullanılan ışığın dalgaboyu kadar bir hata yapılır. Bunun yanı sıra ışık parçacıkla etkileştiği için ölçüm, parçacığın hızında bir değişmeye de neden olur. ışık parçacığa çarpıp yansıdığı için en az bir fotonun momentumu parçacığa aktarılır. Parçacığın momentumu ölçümden önce tam olarak bilinse bile, konumun ölçülmesi parçacığın momentumunu h/ kadar değiştirir. Bu nedenle, parçacığın yerini daha iyi belirlemek için daha kısa dalga boylu ışık kullansak bile, ölçümümüz momentumdaki belirsizliği arttıracak, ama her durumda ikisinin belirsizlikleri çarpımı en az h kadar olacaktır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Spin&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Parçacıkların uzaydaki doğrusal hareketleri dışında kendi iç dinamikleriyle ilgili hareketleri de vardır. Bu parçacıkları doğrusal değil de küçük kürecikler şeklinde düşünürsek, bu kürelerin kendi çevrelerinde dönmeleri de etkileri gözlemlenebilen bir hareket şeklidir. Bu hareket için İngilizce’de kendi etrafında dönmek demek olan &#34;spin&#34; kullanılır. Spin de bir açısal momentum türüdür. Fakat kuantum kuramı bazı parçacıkların (elektronlar gibi) spinlerinin gerçekten böyle bir dönme sonucu oluşmayacağını söylüyor. Bu rağmen dönme benzetmesi bir çok açıdan iyi bir açıklama biçimi gibi görünüyor. Kuantum kuramına göre spini &#34;s&#34; olan bir parçacığın spin durumu sadece (2s+1) değişik değer alabilir yada bu (2s+1) durumun üst üste gelmesiyle oluşabilir. Elektron, proton ve nötronların spinleri s=1/2 dir. Yani bu parçacıkları uzaydaki hareketlerinin dışında 2 değişik durumda da bulunabilirler. Zayıf etkileşimi ileten W ve Z parçacıklarının spini 1’dir. Bunlar da 3 değişik durumda bulunabilirler. Fotonlarsa ışık hızında hareket ettikleri için spinleri 1 olmasına karşın sadece iki farklı spin durumunda bulunabilirler. Bunların dışında bir kaç parçacıktan oluşmuş birleşik sistemlerin spinide hesaplanabilir. Örneğin helyum-4 atomunun spini 0 olarak hesaplanabiliyor. Spini olan bir çok parçacık spinlerinin yönüne bağlı olarak uzayda manyetik alan oluştururlar. Bu anlamda bu tip parçacıkları küçük birer mıknatıs olarak da düşünmek mümkün. Eğer elektronlar bir manyetik alandan geçirilirse, kendi mıktanatıslıklarının yönüne bağlı olarak değişik yönlere sapmaları gerekir. 1921 yılında Stern ve Gerlach bu deneyi yaparak elektronların sadece iki değişik yöne saptıklarını, böylece bu parçacıkların sadece iki farklı spin durumunda bulunabildiklerini göstererek kuantum fiziğinin en güçlü kanıtlarından birini elde ettiler.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Kuantum Kuramı ve Hareket"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=65#post-82</link>
<pubDate>Per, 11 Mar 2010 20:35:02 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">82@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;Kuantum kuramı, hareketi, kesintiye uğramış bir dizi sıçrama diye yeniden tanımlar ve bu da onun fizikte yapmış olduğu en esaslı kavramsal değişikliktir. Bu, gerçek yaşamın pürüzsüz akışının yerine bir film şeridindeki kareleri andıran kesintili, kırık dökük bir dizi durağan fotoğrafın işlerliğini anlamaya çalışmaktır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Aslında kuram bize, hareketin, biz onu ne kadar pürüzsüz ve sürekli olarak algılasak da film şeridindeki karelerin sunuluşundaki ardı ardına sıralanış gibi planlandığını gösterdi. Ve tıpkı film karelerinin atlaması gibi, atom-altı parçacıkları da belki de daha doğal görünen aradaki bazı basamakları bırakıp &#34;birkaç kare ileriye&#34; sıçrayabilirler. Zihinsel ve kültürel olgular arasında da buna çok sayıda benzetme yapılabilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Kuantum kuramında &#34;Varoluş&#34; kavramını tartışırken gördüğümüz gibi, Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi, atom-altı parçacığı, izlediği kesintili yolda izleyebilmek ve onun hareketini tanımlayabilmek sorunundan kaynaklanmıştır. Gerçekliğin sabit varoluşlarından değil de, bilebileceğimiz bir takım varoluş olasılıklarından ibaret olduğu bir dünyada, kişi herhangi bir parçacığın hareketini ne kadar derinden incelerse bu hareket de anlaşılması o kadar zor bir hale gelir. Anlaşılmazlık Kuantum hareketinin en büyük sorunudur; diğer sorun da bütün o kayıp olasılıklardır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Eğer gerçeklik her zaman deneylediğimiz günlük yaşam seviyesinde, bedenler, sıralar ve sandalyeler benzeri gerçek şeyleri içerirse ve kuantum seviyesinde gerçek 'şeyler' i değil, fakat sayısız gerçek şeylerin sayısız olasılıklarını içerirse, tüm bu potansiyel ne olur? Evrenin türlü olasılıklarından biri hangi aşamada ve niçin kendini 'gerçek şeyler' dünyasında sabitler? İlişkilerin 'son biçiminin belirlenmesinde bu olasılıkların oynadığı rol nedir?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Gerçekliğin&#34; niçin&#34; ine henüz verilmiş iyi bir yanıt yoktur, fakat gerçekliği sabitlemede ya da yaratmada olasılığın insanı şaşırtan rolü daha iyi anlaşılmıştır. Bu elektron atlamalarında çarpıcı bir şekilde görülür.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;ZAMAN VE KUANTUM&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bir elektron atom içinde bir enerji durumundan diğerine geçiş yapınca şimdilik nedenini anlayamadığımız bir nedenden ötürü doğaçlama yapar. Böyle bir durumda, öncesinde gayet &#34;sakin&#34; olan atom, önceden hiçbir uyarı ve &#34;neden&#34; olmaksızın, kendi elektron enerji kabuğunda bir kaos deneyleyebilir. Bu büyük oranda bir şans meselesidir. Ayrıca elektronlar yüksek enerji durumundan düşük enerji durumuna ya da düşük enerji durumundan yüksek enerji durumuna aynı olasılık dahilinde geçiş yapabilirler. Bunun nedeni kuantum seviyesinde zamanın tersine çevrilebilirliğidir. Kuantum seviyesinde olaylar her iki yöne doğru da gelişebilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Spiritüel anlayışta, kuantum seviyesinde zamanın tersine çevrilebilmesinin nedeni ruhsal etkidir. Elektronların ve taneciklerin dalga ya da parçacık olmasında düşünce gücü ve ruhsal etki neden olmakta ve doğal olarak zaman enerjisini de etkisi altına almaktadır. Atomda artık neden-sonuç ilişkisi bağlamında bildiğimiz sıralı olaylar yoktur. Şeyler, tıpkı bir şiirin birbirini belli bir sıraya bağlı olarak izlemeyen, birbirlerine gevşekçe bağlı imgeleri gibi, nasıl olacaklarsa öyle olurlar. Bizi &#34;kayıp olasılıklar&#34; sorunuyla karşı karşıya getiren daha kötü bir şey, onların aynı anda her yöne doğru eşzamanlı bir biçimde oluşmalarıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Olasılık dalgası görünümündeki bir elektron bir yörüngeden diğerine geçmeye niyetlendiğinde, önce sanki &#34;uzayda çok geniş bir alan kaplıyormuş gibi&#34;, birden çok yörüngede tekin olmayan bir varlık sergiler.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Televizyonun İcadı"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=64#post-81</link>
<pubDate>Per, 11 Mar 2010 20:09:23 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">81@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;21. yüzyılın vazgeçilmez aletlerinden biri olan televizyonun tarihi, 75 yıl önce, İskoç mucit John Logie Baird ’in keşfiyle başladı. Baird, 21. yüzyılda insanları saatlerce karşısında oturtabilen televizyonun babasıydı. Keşif merakı çocuk yaşlarda başlayan Baird, 12 yaşında, evine bir elektik sistemi döşemiş ardından yoldayken arkadaşlarıyla konuşmasını mümkün kılacak ilk telefon santralini geliştirdi. İskoçyaya’da Kraliyet Teknik Koleji’nde elektrik dersleri alan Baird, Glascow üniversitesinde elektrik mühendisliği okudu. Birinci Dünya Savaşı sırasında eğitimine ara veren mucit, silahlı kuvvetlerde çalışmak istedi ama kabul edilmedi. Başvurusu reddedilen Baird, Clyde Valley Elektrik Enerjisi Şirketi’nde çalışmaya başladı ancak sağlık&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;problemleri işi bırakmasına sebep oldu. Clyde Valley ’den sonra aralarında Trinidad ’da bir reçel fabrikasında işçiliğin de bulunduğu çeşitli işlerde çalışan Baird, nihayet 1922’de memleketi Sussex ’e geri dönen ve burada tamirciliğe başladı. Nakkaş mucit Sussex’ deki mütevazı hayatı, Baird ’i 50 yıldır düşlediği televizyon icadı üzerinde yoğunlaşma fırsatı verdi.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Parası olmadığı için ilk televizyonunu bir lavabo ve bir çay tenekesiyle yapan Baird, bir sonraki denemesinde projeksiyon lambasını bisküvi kutusuyla kaplayıp basit bir düzenek geliştirdi ve düzeneğe kullanılmış lenslerle devrelerden tarama diskler ekledi. Baird ’in icat ettiği bu düzenek, tahta çubuklar arasına nakış iğneleri ve balmumuyla tutturulan bir cihaz olarak TV’nin dedesi kabul edildi. Çalışmalarını bundan sonra da sürdüren mucit, 1925’de hayal ettiği gibi, “Stok ey Bill” adını verdiği ilk ilkel televizyonda görüntü transmisyonunu da gerçekleştirmeyi başardı. Logie Baird icadının parlak bulundu ama pek ciddiye alınmadı. İlk yayın BBC’den Baird ’in ilk ilkel TV’yi icat ettiği dönemde, BBC gibi yayıncılar radyoya odaklanmıştı. BBC’inin TV yayıncılığına geçişi, 1929’da sınırlı bir kitleye ulaşan ilk deneme yayınıyla başladı. Günde iki yayın kuşağında hizmet vermeye başlayan BBC televizyonu, ilk kuşakta haber, ikinci kuşakta ise müzik yayını veriyordu. Baird televizyondan sonra infrared ışınlar üzerinde de çalışmalar yaptı. (d.13 Ağustos 1888; ö.14 Haziran 1946)&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;NASIL ÇALIŞIR&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Televizyonun temel prensibi ışık enerjisinin elektrik enerjisine çevrildikten sonra yayınlanması ve alınan elektromanyetik sinyallerin tekrar ışık enerjisine çevrilmesidir.Işık enerjisi elektrik enerjisine çevrilmesi fikri 1873 senesinde Selenyum üzerine ışık düşürüldüğünde elektrik direncinin değiştiğinin keşfedilmesi ile başlamıştır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bu prensibe göre selenyum üzerine parlak ışık düşerse; sinyal kuvvetli , soluk ışık düşerse sinyal zayıf olacaktır. Genliği değişen bu sinyal radyo dalgaları gibi yayınlanıp alıcıda ters işlem yapılınca ekranda görüntü teşekkül eder.TV bu bakımdan “uzaktan görme” manasına gelir. TV bir noktadaki ışık şiddeti radyo dalgalarına dönüştürme,sonra bu dalgalardan,eş şiddette bir ışıklı nokta elde etme esasına dayanır.Nakledilecek görüntü, yüz binlerce kareye bölündükten sonra,her bir kare,homojen şeklinde aydınlanmış noktalar gibi kabul edilip,bu noktalardaki ışık şiddeti TV verici sisteminde radyo dalgalarına, dalgalarda TV alıcılarına da yeniden ışığa dönüştürü.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Görüntüdeki kareler çok hızlı tarandığı için, alıcı ekranlarında tek ,tek ışıklı noktalar değil, değişik aydınlıkta karelerin meydana getirdiği resimler gözlenir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Renkli televizyon,bütün renkleri yeşil, mavi ve kırmızının değişik oranlarda karıştırılması ile elde edilebileceği gerçeğine dayanır.Nakledilecek görüntü, yeşile, maviye ve kırmızıya duyarlı olan üç ayrı kamera tarafından aynı anda taranır.Elde edilen üç ayrı elektromanyetik dalga, alıcı sistemin ekranında, biri yeşil biri mavi ve biri kırmızı olan üç görüntüyü üst, üste düşürür ve bu renklerin karışmasından, tabii renklenmeler yeniden elde edilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Televizyon yayınlarında ses ve görüntülerin nakli için, frekansı 5×10 : 9×10 Hertz (50 –900 mega say kıl) aralığına düşen elektromanyetik dalgalar kullanılır.Her televizyon istasyonu,6 mega saykıllık bir frekans aralığında hem ses, hem görüntü gerçekleştirilebilir. Bu 6 mega hertz’lik frekans aralıklarına “kanal” denir. Genel olarak ses yayınlarını taşıyan dalgaların frekanslarını, görüntü taşıyan dalgalarınkinden daha yüksektir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bir televizyon yayın sisteminde, beş önemli unsur bulunur&#60;br /&#62;
1.Yayınlayacak sahneyi görüntüleyen kamera.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;2. Görüntüdeki ışık sinyalleri dönüştüren bir transduser.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;3. Bu elektrik sinyallerinden radyo dalgaları üreterek anten atmosfere yayınlayan verici (transmitter)&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;4. Atmosfer yayınlanan görüntü taşıyınca tromanyetik dalgaları alıp yükselttikten sonra elektik sinyallerine dönüştürerek (alıcı anten, amlifikatör ve birinci dedektif)&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;5.Elektrik sinyalleri ışığa dönüştürerek, ekran üzerinde görünür resim veren transduser .&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;GÜNÜMÜZDEKİ MODELLER VE YENİ GELİŞMELER&#60;br /&#62;
Tasarrufa Duyarlı Plasma:&#60;br /&#62;
Hem bilgisayar ekranı hem de TV olarak kullanılabilen Panasonic Plasma Display TH-42PWD 3U, köşeden köşeye 106 cm’lik bir ekran büyüklüğüne sahip. Enerji tasarrufu yapan ve gürültü kirliliğine karşı duyarlı olarak üretilen Plasma TH-42PWD3U’un içerisinde gürültüden kaçınmak için fan kullanılmamış ve 295 watt elektrik tüketiyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Geride bıraktığımız yıla ait kablolu yayın izni ücretini ödemeyen yaklaşık 50 TV kuruluşu yayınlarının durdurulması tehlikesiyle kaşı karşıya geldi.(Zaman Gazetesi 3 Ocak 2002)&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İnternet ve televizyon ilk defa Web TV ile bir araya getiren Steve Perlman ,teknoloji dünyasından heyecan oluşturacak bir cihaz geliştirdi.Jurnal. net’teki habere göre . evdeki herhangi bir odadan tek bir kutu ile bir müzik, televizyon , video ve DVD gibi diğer eğlence sistemlerini çalıştırmalarını sağlayan cihaz tanıtımı büyük ilgi gördü. Moxi Media Center adı verilen cihaz, VCR ya da kablolu kutuya benzeyen bir set üstü kutu.Televizyona bağlana bilen bu kutu ,kablo ya da uydu sinyallerini çözebiliyor. Ürünü ortaya çıkaran Perlman’a göre Moxi , ayrı , ayrı DVD player , CD player, video recorder ve dijital müzik sistemi (ve bunların kumandaları)ihtiyacını ortadan kaldırıyor ayrıca 80 GB sabit diski bulunan yeni cihaz , yüzlerce CD’yi de depolayabiliyor.Modem ,Fire Wire bağlantı portu ve bir tür açık kodlu Linux işletim sistemi bulunan cihaz interaktif Tv ,e-posta ,anında mesajlaşmayıda destekliyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Perlman,uydu TV sağlayıcısı EchoStar ile ortalık anlaşmada imzalamış bu anlaşma sayesinde Moxi set üstü kutuların ABD’de 2003 yılında piyasada olması bekleniyor.Benzer set üstü kutuların birbiri ardından çıktığına dikkat çeken endüstri uzmanları ilk defa önemli bir içerik sağlayıcının böyle bir girişime destek verdiğini vurguluyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;“DİJİTAL DEVRELER, DAHA KULLANIŞLI”&#60;br /&#62;
Erciyes Üniversitesi’ndeki “Dijital TV Yayınları” konulu konferansında konuşan, Prof. Dr. Avni Morgül, dijital yayınların analog yayınlardan daha ucuz olduğunu söyledi.Ayrıca dijital devrelerin bilgisayar ve televizyon tek bir cihazda birleştirilmesine de sağladığı dile getirilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;TELEVİZYON İZLEMENİN KURALLARI&#60;br /&#62;
Televizyon izlerken daha çabuk ve kolay öğreniriz.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Gezip görmediğimiz yerleri televizyon sayesinde öğreniriz.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yarışma programları izleyerek biz de bilgilerimizi yoklayabiliriz&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Televizyon, yararlı bir kitle iletişim aracıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Televizyon insanlara hizmet etmelidir.Onları tutsak etmemelidir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bir çocuk, televizyonu uzun süre izlerse zamanla gözleri bozulabilir. Çünkü; televizyon çalışırken zararlı ışınlar göndermektedir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Uzun süre televizyon izleyen ve program seçmeyen çocuklar için televizyon izlemek zararlıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Televizyon izlemeden önce hangi programlar bize göre ise onları anne ve babamıza danışarak seçmeliyiz.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ&#60;br /&#62;
İlk sesli filmler 1928 yılında çevrildi.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İlk televizyon yayınları 1940 yılında ABD’de yapıldı.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İlk üç yaşta televizyon karşısına bırakılan çocuklara “otistik” özelliklerinin geliştiğini biliyor musunuz?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Televizyonun ömrümüze maliyetini hesapladınız mı?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Günde kaça saatiniz televizyon başında geçiyor?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Ortalama belki de iyimser bir hesapla 3 saat diyelim.İlk başta hiç ürkütücü gelmiyor.Ancak günler damlaya damlaya hafta olur, ay olur,yıl olur , sonunda bir ömür olur biter.Eğer televizyonun günde 3saatten bir yılda yiyip bitirdiği zamanı hesaplarsak, 1095 saat eder.Bu gecesiyle gündüzüyle 45 gün demektir, televizyonun başında geçen 45 gün ve 45 gece eder.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Şimdi ikinci soru:Televizyon canavarının pençesinde can veren bu 1095 saat bize neler kazandırabilir?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bu rakam bir öğrencinin bütün bir öğretin yılı boyunca ders gördüğü saatlerden daha da büyük bir yekündur.Demek ki, en azından kayıp bir öğretim yılı var, orta yerde .&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;1095 saat içerisinde bir yabancı dili iyi seviyede öğrenmek mümkündür.Bu demektir ki, televizyon her yıl bize bir yabancı dil kaybettiriyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Kitap okumayı tercih ederseniz, ağır bir okunuşla 25 bin sayfalık kitabı bu müddet içinde bitirmemiz mümkündür.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Depresyon: Kaybedenler Kulübü"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=63#post-80</link>
<pubDate>Per, 11 Mar 2010 20:05:59 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">80@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;Depresyon, psikolojik problemler literatüründe üzerinde çok konuşulan, hakkında çok şey söylenen/yazılan konuların başında gelmektedir. Depresyon aynı zamanda, dünyadaki sağlık harcamalarında ilk sıralarda yer almasıyla da dikkat çekici bir özelliğe sahiptir. Depresyonun bir tanı olarak ele alınabilmesi için(DSM-IV’e göre) şu kriterlerin gerçekleşmiş olması gerekmektedir: iki haftalık bir dönem sırasında, daha önceki işlevsellik düzeyinde bir değişiklik olması ile birlikte aşağıdaki semptomlardan/belirtilerden beşinin(ya da daha fazlasının) bulunmuş olması; semptomlardan en az birinin ya depresif duygu durum ya da ilgi kaybı ya da zevk alamama olması gerekir:&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;a-      Hemen her gün, gün boyunca süren çökkün duygu durum&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;b-      Hemen her aktivitede memnuniyetsizlik ya da ilgide belirgin azalma&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;c-      Belirgin bir kilo kaybı/alımı ya da iştahta azalma/artma&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;d-     Uykusuzluk ya da uykuda artma&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;e-      Psikomotor hızlanma/yavaşlama&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;f-       Halsizlik ya da enerji kaybı&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;g-      Değersizlik duyguları ya da artmış uygunsuz suçluluk duyguları&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;h-      Dikkat azalması ya da kararsızlık&#60;br /&#62;
i-        Tekrarlayıcı ölüm düşünceleri, öz kıyım/intihar tasarıları –planlı ya da plansız- ya da öz kıyım girişimi&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İnsanın hayatında var olan, yaşantıladığı duygular kategorize edilmeye çalışıldığında, diğer duyguların bir şekilde kendileriyle ilintili olduğu dört temel duygudan bahsedilebilir. Bu temel duygular: “üzüntü”, “öfori ve eksitasyon/mutluluk”, “öfke” ve “anksiyete/bunaltı”dır. Depresyon kendini daha çok üzüntü duygusuyla belli eden bir durumdur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bilişsel terapi  “Yaşadığımız duyguyu belirleyen şey sahip olduğumuz düşünce/inançtır.” temel savıyla kendini inşa etmiştir. Buna göre bir insanın sahip olduğu duyguyu anlama çabasında ilk yapılacak şey, aklından geçen düşüncelere odaklanmak ve onları tespit etmektir.  Mesela ben bu yazıyı yazarken, “daha iyisini yapabilmeliydim” diye düşündüğümde “yetersizlik”, “iyi olmayacak” dediğimde “üzüntü/endişe/ümitsizlik”, “harika oldu” dediğimde “mutluluk”, “bir sonraki yazı daha iyi olacak” dediğimde “ ümit” vb. hissederim. Fark edileceği üzere yaşadığım her duygu, altında belli bir düşünce/anlam barındırmaktadır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Düşünceler fark edilebilmeleri ve birbirine etkimeleri açısından üçlü bir yapı arzederler. Bu yapının en üstünde “otomatik düşünceler”, otomatik düşüncelerin altında “ara inançlar”, ara inançların altında ise en temelde “temel inançlar/şemalar” yer almaktadır. “Otomatik düşünceler” her hangi bir anda aklımızdan geçen, çok hızlı seyreden, kontrol dahilinde olmayan, örtük anlamlar içerebilen düşüncelerdir. Otomatik düşünceler  sözel bir yapılanma sergileyebileceği gibi imajinatif/ hayali/resimsel bir yapı da arzedebilirler. Mesela ben, bir sevdiğimin ölümünü hayal ettiğimde üzülebilir, takdir edildiğimi düşlediğimde mutlu olabilirim. “Ara inançlar”, temel inançlardan hareketle oluşturduğumuz hayatımıza dair tutum, kural ve  varsayımlardan oluşur.  “Temel inançlar” ise bilişsel/düşünsel yapımızın en altında yer alan, kendimize, diğer insanlara, dünyaya/hayata dair temel bakışımızı ifade eden zihinsel yapı taşlarıdır. Temel inançlar katı, toptancı ve aşırı genelleyicidirler. Son paragrafta yazdıklarımızı özetlersek, zihinsel yapımızın en altında temel inançlar/şemalar(hayata açılan kapılar)ımız, onun üstünde temel inançlardan hareketle oluşan ara inançlarımız ve en üstte de ara inançlara göre belirlenen otomatik düşüncelerimiz yer alır.  Sahip olduğumuz bu otomatik düşünceler de duygu, davranış ve fizyolojimize etki eder.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Zihinsel yapımızın en altında yer alan temel inançlar/şemalar, hayatımıza yön veren , duygu, dünce, davranış ve fizyolojimizi etkileyen en önemli mekanizmalardır. Bu noktada sorulan temel soru şudur: “İnsanın şemaları nasıl oluşur?” Bu sorunun en kestirme, kısa ve de doğru cevabı “temel yaşantılar sayesinde” olacaktır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İnsan doğduğunda, boş fakat potansiyel/etkilenmeye açık bir düşünce yapısıyla doğar. Zamanla karşılaştığı durumlar, yaşantılar onun kendine, diğer insanlara ve dünyaya dair temel bakış açılarını oluşturur. Annesi tarafından ilgi görmeyen bir çocuğun “ben sevilmezim”, etrafındaki insanlardan iyilik ve yardım gören bir çocuğun “insanlar güvenilir varlıklardır” vb. temel inancı oluşturması pek muhtemeldir. Bu süreçte ilk yıllar son derece önemli bir yere sahiptir; çünkü zihinsel yapının bir özelliği olarak bir bilgi sonraki bilginin oluşumunu etkilemektedir.  Kişinin sahip olduğu temel inançlar, onu bazı tutumlara, davranışlara sürükler. Bu tutumlar zamanla onun bir “yaşam tarzı” oluşturmasına yol açar. Bu “yaşam tarzı” gittikçe katılaşır; katılaşan bu tarz herkes için olmasa da bazı insanlar için olumsuz sonuçlar doğurur, ve kişiyi/veya başkalarını da huzursuz eder .&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yukarıda anlatılanlar, depresyonun belirtileriyle birlikte, depresyon(ve diğer psikolojik problemler)un oluşumuna etki eden bilişsel/düşünsel mekanizmanın temel özellikleriydi. Depresif bir insanın düşünce yapısı dikkatle incelendiğinde fark edilebilecek en önemli nokta, kişinin kendini, olayları, durumları, geleceği “kaybeden”  penceresinden görmesidir. Ona göre, o bir “kaybeden”dir. Bu durum bilişsel terapide “bilişsel üçlü” kavramı(kendini, dünyayı, geleceği olumsuz algılama)yla ifadelendirilir.  Depresif kişi, “olumsuz bir dünya/hayat algısı”na, “olumsuz bir kendilik algısı”na ve “olumsuz bir gelecek algısın”a sahiptir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Her insanı diri tutan, insana enerji kaynağı teşkil eden, yaptığının yaşadığının anlamlı/olumlu olmasıdır. Ancak depresif kişide bu yapı bozulmuştur; ve “artık hiçbir şeyin anlamı yok”tur. Hayat boş ve saçmadır. Hiç bir eylem işe yaramaz, hiç bir etkinlik zevk vermez hale gelmiştir. Hayata böyle bakan bir insanın yapacağı en doğal şey “hiçbir şey yapmamak”; hiçbir şey yapmayarak da sahip olduğu olumsuz düşünce ateşine yakıt temin etmek olacaktır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Depresif kişi kendini bir “kaybeden” olarak algılar.  Bu kaybediş, yetersizlik, güçsüzlük, değersizlik, suçluluk, millete yük olma, işe yaramama düşünceleriyle kendini gösterir. Ona göre onun var olmasının da bir anlamı yoktur. Onun var olmasıyla insanlık bir şey kazanmadığı gibi, yok olmasıyla da bir şey kaybetmeyecektir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İnsan depresyondayken geleceğe de “kaybetme” penceresinden bakar. Bu pencerenin gösterdiği ise ümitsizlik, çaresizlik vb.dir. Depresif kişiye göre hiçbir şey eskisi gibi olamayacak, kaybedilenler asla telafi edilemeyecektir. Gelecekte sadece “daha fazla kaybetme” ihtimali vardır. Madem benim ve hayatın bir anlamı yok; gelecekte de bu durum düzelmeyecek o halde yapılacak en iyi şey bu dünyadan gitmektir: İntihar!&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Depresyondaki insanın düşüncelerinde bir miktar doğruluk payının olması muhtemeldir; ancak problem olan nokta depresif kişinin, pek çok insan tarafından olumlu ve iyi kabul edilebilecek şeyleri bile olumsuz olarak algılamasıdır. Bu algı sürecinde yapılan hataları “bilişsel çarpıtma “ olarak ifade ediyoruz. Bilişsel çarpıtma, düşünce üretme sürecinde yapılan sistematik/olumsuz /yanlış değerlendirmelerdir. Bilişsel çarpıtma ile insan, değerlendirmelerini tamamen öznel ve olumsuzluk penceresinden yapar. Bu çarpıtmalar  içinde, felaketleştirme, seçici odaklanma, olumluyu yok sayma, etiketleme, aşırı küçümseme/yüceltme, abartma, tünel bakış vb. yer alır.(Bilişsel çarpıtmalar ayrı bir yazıya konu olacaktır)&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Depresyonun  bilişsel terapisinde danışan ilk önce, bilişsel yapısı/hayata bakışı konusunda farkındalık sağlar. Daha sonra da otomatik düşüncelerini, ara inançlarını ve en sonunda da temel inançlarını daha olumlu ve faydalı olanlarıyla değiştirmeyi öğrenir. Bu da danışana “hayatını yeniden inşa etme” şansını sunar!
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Beyin Göçü Erozyonu"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=62#post-79</link>
<pubDate>Per, 11 Mar 2010 19:57:41 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">79@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;Beyin göçü iyi eğitim görmüş, kalifiye ve yetenekli işgücünün yetiştiği az gelişmiş/gelişmekte olan bir ülkeden gelişmiş bir ülkeye akışı/göçü olarak tanımlanabilir. Kıt ve sınırlı kaynakları ile yetiştirdiği değerli beyinleri kaybeden az gelişmiş/gelişmekte olan ülkelerin beyin göçü nedeni ile gelişmeleri daha da yavaşlarken, gelişmiş ülkelerin yetişmiş beyinlere daha yüksek ücret ve daha iyi olanaklar sağlaması ile gelişmeleri daha da hızlanmaktadır. Beyin göçü ülkeler arasındaki gelişmişlik farkının daha da artmasına neden olmaktadır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Beyin göçü 1960’lı yıllarda başlamış olup, önce doktorlar, mühendisler ve sonra bilim adamları arasında yaygınlaşmıştır. Beyin göçü iç ve dış beyin göçü olarak ikiye ayrılabilir. Ülke içindeki beyin göçüne iç ve ülke dışına olan beyin göçüne ise dış beyin göçü adı verilir. Ülkemizde iç beyin göçü çoğunlukla devlet sektöründen özel sektöre olmaktadır. Örneğin Devlet Üniversitelerinden Vakıf Üniversitelerine Öğretim Üyesi erozyonu veya devlet dairelerinden yetişen elemanların özel sektöre geçişi iç beyin göçü olarak adlandırılabilir. İç beyin göçünün ülke açısından pek fazla zararı yoktur. Dış beyin göçü ise iyi yetişmiş yetenekli işgücünün gelişmiş ülkelere akışı şeklinde algılanabilir ve ülkeye zararı çok büyüktür.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Türkiye beyin göçü en fazla olan 34 ülke içinde 24. sırada yer almakta olup, maalesef iyi eğitim gören yüz kişiden 59’unu elinden kaybetmektedir. Beyin göçü Dünyada’ da önemli bir sorundur. Beyin göçünün fazla verildiği ülkeler arasında Hindistan, Pakistan, Birleşik Devletler Topluluğu, Çin, Filipinler, Cezayir, Fas, Tunus, İran, Mısır, Nijerya, Türki Cumhuriyetler vs. de vardır. Önemli ölçüde beyin göçü alan ülkeler arasında ABD, Kanada, Avustralya, G. Afrika, Almanya, Fransa vs gibi ülkeler vardır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Gelişmiş ülkeler arasında bile beyin göçü söz konusudur. Örneğin Kanada ve İngiltere’den ABD’ye beyin göçü söz konusudur. Kanadalılar daha iyi iş olanakları, yüksek ücret ve daha düşük vergi nedeniyle ABD’de çalışmayı tercih etmektedirler. Kanada’dan dışarıya olan beyin göçü kadar da Kanada kendisi dışarıdan beyin göçü aldığından gidenler ve gelenler birbirini dengelemektedir. Çoğunlukla gelenler daha fazla olmaktadır. Türkiye, Hitler döneminde Yahudi bilim adamlarına kucak açmış ve son on yıldır özellikle Sovyetler Birliğinin dağılması ile birlikte Türki Cumhuriyetlerden bir miktar beyin göçü alsa da bunu iyi değerlendirdiğini söylemek doğru olamayacaktır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;BEYİN GÖÇÜNÜN NEDENLERİ&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Beyin göçünün nedenleri 6 grupta toplanabilir:&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;   1. Ekonomik Nedenler&#60;br /&#62;
          * Düşük ücret politikası varlığı,&#60;br /&#62;
          * Vergi oranlarının yüksek olması,&#60;br /&#62;
          * Ekonomik istikrarsızlık varlığı,&#60;br /&#62;
          * Gelecek endişesi olması.&#60;br /&#62;
   2. Politik/Siyasal Nedenler&#60;br /&#62;
          * Etnik köken farklılığı/ayrılığı oluşumu,&#60;br /&#62;
          * Siyasal istikrarsızlık oluşumu,&#60;br /&#62;
          * Siyasetin/Kayırmacılığın iş hayatına girip, onu kontrol etmesi.&#60;br /&#62;
   3. Bilim ve Teknoloji Politikalarındaki Yanlışlıklar&#60;br /&#62;
          * Ar-Ge’ye önem vermeme,&#60;br /&#62;
          * Bilim ve teknolojiye değer vermeme,&#60;br /&#62;
          * Fikir üretiminin ve buluşun para etmemesi ve desteklenmemesi,&#60;br /&#62;
          * Ar-Ge alt yapı ve teşvik eksikliği,&#60;br /&#62;
          * Ar-Ge yatırım yardımı ve vergi indirimi azlığı,&#60;br /&#62;
   4. Eğitim Sistemindeki Çarpıklıklar&#60;br /&#62;
          * Kişi başına (142 $) en az eğitim harcaması yapan 5. ülke olmamız,&#60;br /&#62;
          * Eğitim harcamasında 109 ülke içinde 105. sırada yer almamız,&#60;br /&#62;
          * Ulusal gelirden eğitime ayrılan pay Dünya ortalaması %5.2 iken bizde %2.2 olması,&#60;br /&#62;
          * Kalıcı milli eğitim politikası yokluğu,&#60;br /&#62;
          * Eğitimde fırsat eşitsizliği oluşu.&#60;br /&#62;
   5. İşsizlik&#60;br /&#62;
          * Üniversite mezunlarının %70’inin meslekleriyle ilgisiz işlerde çalışması,&#60;br /&#62;
          * En fazla işsizliğin Üniversite mezunları arasında olması,&#60;br /&#62;
          * İş bulamama.&#60;br /&#62;
   6. Yabancı Dilde Eğitim ve Teknolojideki Gelişmeler&#60;br /&#62;
          * Yabancı dilde eğitim beyin göçünde katalizör görevi görmesi,&#60;br /&#62;
          * Yabancı dilde eğitim batıya bedavaya (hibe) insan kaynağı üretmeye yardımcı olması,&#60;br /&#62;
          * İletişim olanaklarının (bilgisayar, internet, fax, cep telefonu vs) sağladığı kolaylıklar.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;TÜRKİYE’DEN BEYİN GÖÇÜNÜN NEDENLERİ&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;YÖK’ün hazırladığı bir rapora göre 24 bini Almanya’da, 15 bini ABD’de olmak üzere 50 binden fazla Türk genci yurt dışında eğitim görmektedir. Dünya Bankasına göre yurt dışında yüksek öğretim gören öğrencilerimizin yurt içindekilere göre oranı %3.2’ler civarındadır. Yurt dışında önce eğitim ve sonra iş arayan gençlerimizin bir kısmı da Üniversitelere giremediğinden yurt dışına okumayı tercih etmektedir. Türkiye yurt dışına en çok öğrenci gönderen/okutan ülkeler arasında 11. sırada yer almaktadır. Türk öğrenciler Almanya, ABD, İngiltere, Kanada, Belçika, Avustralya, Fransa ve G. Afrika’ya gitmekte ve büyük çoğunluğu lisans veya lisans üstü (Y. Lisans ve/veya Doktora) eğitimlerinden sonra ülkeye geri dönmemektedir. Türkiye ABD’de en fazla öğrencisi bulunan 9. ülkedir. TÜSİAD’a göre Türk öğrencilerin ABD ekonomisine yılda 824 milyon dolar katkı sağlamaktadır. Öğrencilerimizin ileri ülkelerde yüksek öğretim görmeleri tabii ki yararlıdır. Ancak eğitim kalitesi düşük ülkelere öğrenci gönderilmemesinde de yarar vardır. Yurt dışında eğitim gören ve yurda dönen yetişmiş beyinlerin de ülkemizde iyi değerlendirilmesi ve iyi olanaklar sunulması gerekmektedir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Ülkemizde bilim, teknoloji ve Ar-Ge’ye verilen önemin yetersizliği DİE verilerine göre şöyledir. On bin kişiye düşen Ar-Ge personeli sayısı ülkemizde 1990 yılında binde 6.7 iken 2000 yılında ancak binde 10.5’e çıkabilmiştir. Bu oran Rusya’da binde 153, Japonya’da binde 136, Almanya’da binde 116 ve AB topluluğunda binde 95’dir. Ar-Ge harcamalarının GSYIH içindeki payı 1990 yılında binde 3.2 iken 2000 yılında ancak binde 6.3’e çıkabilmiştir. Bu oran Japonya’da yüzde 3.04, ABD’de yüzde 2.64, Almanya’da yüzde 2.46 ve AB ülkelerinde yüzde 1.85’tir. Fen Bilimleri atıf endeksinde taranan dergiler içinde yer alan Türkiye adresli 6074 bilimsel yayın ile 2000 yılında 25. sırada yer alabilmekteyiz. Ülkemizde buluş ve patent için başvuru sayısı 2000 yılında ancak 3442 olmuştur. Bu rakam gelişmiş ülkelerdeki birkaç günlük başvuruya eşittir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İnternet’ten 1135 kişi (katılımcıların %75'inin 18-29 yaş grubunda) üzerinden TRT tarafından yapılan &#34;Beyin Göçü&#34; konulu anketin sonuçlarına göre; katılımcıların %72'sinin kariyer hayallerini gerçekleştirmek için şansını yurt dışında aramayı düşündüğünü yansıtmıştır. Aynı kitle, %98 gibi yüksek bir oranla, siyaset ve iş çevrelerinin beyin göçü konusuna yeterli duyarlılığı göstermediğini belirtmiş. Anket katılımcılarının demografik özelliklerini incelediğimizde, katılımcıların genç yaşta olduğunu görülmektedir. Türkiye'nin günümüzdeki ekonomik koşulları ve istihdam şartları göz önünde bulundurulduğunda, iş hayatına yeni adım atmış veya atmakta olan bu kitlenin de motivasyonunun kaynağını görmek hiç de zor değildir. Teknolojik gelişmeler ve globalleşme sonucu, yurt dışına gitme kararını vermek gençler için artık eskisi kadar zor da değildir. Globalleşme, nesiller arasında zaten var olan farklılıkları daha da belirginleştirmiş ve kaynaklarda &#34;Y-nesli&#34; olarak tanımlanan yeni neslin özelliklerini ortaya çıkarmıştır Y-nesli, bilgisayarlı, internetli bir dünyada yetişmiş bir nesildir. Ödev yapmak için kütüphaneye gitmiyor, istedikleri bütün bilgilere internet aracılığıyla ulaşabiliyor ve böylece dünyayı, farklı kültürleri tanıyorlar. Gündüz Türkiye'deki arkadaşlarıyla birlikte vakit geçirirken, akşam dünyanın dört bir yanından insanlarla 'chat' yapabiliyorlar. Hayatlarındaki her şeyin çok çabuk değişmesine alışıklar - 'adaptasyon' yetkinlikleri çok güçlü. Genç neslin bu özelliklerine Türkiye'nin günümüzdeki istihdam koşulları da eklenince, anketimizde &#34;beyin göçü&#34; olarak tanımladığımız yurt dışına yerleşme kararını almaları kolaylaşabiliyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Anket sonuçlarında görünen sevindirici bir nokta, &#34;Yurt dışında olsun da, ne iş olsa yaparım&#34; ifadesini kullanan anket katılımcılarının oranının yalnızca %7.8 olması. Anket katılımcıların %55 oranındaki bölümü ise, ancak &#34;istediğim koşullarda bir iş bulursam&#34; yurt dışı alternatifini değerlendireceğini belirtmiş. Bu da hem ülke olarak, hem de kurumsal olarak alınacak bir takım önlemlerle genç beyinleri göçten vazgeçirebileceğimizin olumlu bir sinyalidir. Yurt dışına kariyer yapmak için gidişte en çok tercih edilen ülkeler ABD (%38) ve Kanada’dır (%20). Gençlerin %44’ü, 2-3 yıl içinde istihdam şartlarının düzeleceğini beklemelerine karşın, %32’lik kesim ise istihdam olanaklarının hiçbir zaman düzelmeyeceği düşüncesinde karamsardır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Beyin göçünü durdurmak için %29’luk kesim zihniyetin değişmesini, %17.4’lük kesim yerli/yabancı yatırımların sağlanmasını, %17.3’lük kesim ekonominin düzelmesini, %12’lik kesim istihdam yaratılmasını ve %9’luk kesim girişimciliğin desteklenmesini istemektedir. Gençlere göre Türkiye’nin gelecekte karşısına çıkacak en önemli sorun %38 siyasi istikrarsızlık ve %31 ile beyin göçü ve istihdam ve %24 ile ekonomik krizlerdir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yurt dışına nitelikli beyin göçünde çoğunlukla eğitim/kariyer amaçlı (Master ve Doktora) gidenlerde geri dönüşü yarıdan az olmamakta. Bunlarında yaş aralığı 17-35 arasında yoğunlaşmaktadır. En fazla kalma oranı Fen Bilimlerinden Mühendislik (bilgisayar, uçak, elektrik-elektronik, haberleşme, makine, kimya, endüstri, maden, metalürji, bioteknoloji gibi dallarda), Sağlık Bilimlerinden Tıpta ve daha az oranda Sosyal Bilimlerde olmaktadır. Fen Bilimlerinde Master ve Doktora çalışmasını tamamlayanlar çok rahat araştırma merkezleri ve teknoparklarda yüksek ücretle çalışma imkanı bulabilmektedirler. Tıp ve Sosyal Bilimlerde çoğunlukla Üniversitelerde öğretim elemanı ve doktora sonrası araştırmacı olarak kalıyorlar. Gelişmiş ülkeler bu genç beyinlerin en verimli çağlarını kullanmaktadırlar. Yurt dışında kalanların önemli bir kısmı da Resmi Burslu okuyanlardan oluşmaktadır. Son yıllarda TÜBİTAK tarafından resmi burslu gönderilen 26 kişinin dönmediği bildirilmiştir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Ülkemizden yurtdışına giden her iyi eğitilmiş yurttaşımız &#34;Beyin Göçü&#34; nedeniyle kesinlikle ülkemizin çok büyük bir değer kaybına neden olmaktadır. Her iktidar değil, her bakan değiştikçe veya partilerin yerel yönetimlerinin baskısı ile çok sık olarak bürokraside çalışan memurlar, görevliler değiştikçe zaten çok hantal dönen devlet çarkı baş döndürücü hızla giden çağın hızına ayak uyduramazlar. Böyle kötü bir çark içinde en yetenekli, dünya çapında değerleri olan üst düzeydeki insanlarımız bir şey yapamazlar ve bu kötü çark o değerli insanlarımızı öğütmeyerek yok etmeye çalışır. Bu çark içinde kalıp yok olmamak için kendilerini değerlendirebilecek ülkelere giden insanlarımıza hangi hakla ve düşünceyle kötü gözle bakabiliriz? Bu sebeplerle dışarı giden insanlarımızın tümünün ülkelerini sevmediklerini söyleyemeyiz. Şartlar onları dışarı itmektedir. Yurt dışına, ülkesindeki kötü koşullar nedeniyle çok büyük zararlar gören ve yurt dışına kırgın olarak giden beyinlerimiz bu gruba girmektedir. Bu beyinlerin sanki ülkelerine dönmemesi ve gelişmiş ülkelere hizmet etmesi için çok büyük gizli çabalar sarf edilmektedir. Zira bu beyinlerin bazılarının ülkelerine dönmeleri halinde başlarına gelmeyecek felaket kalmayacaktır. Sanki içimizdeki gizli bir düşman güç, kıt kaynaklarla yetiştirdiğimiz ve büyük bedel ödediğimiz bir beynin ülkesine dönmemesi için tüm ortamları hazırlamıştır. Artık bu gruptaki beyinler gittikleri ülkeye hiçbir bedel ve transfer ücreti ödemeden hizmet vermeğe başlayacaklardır. Bu beyinler, gelişmiş ülkelere gelişmekte olan ülkelerin yaptığı karşılıksız bir bağış/hibedir. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerden gittikleri zengin ülkelere hibe edilen bu beyinlerin, gittikleri gelişmiş ülkelerde kendilerine verilen değerlerle akıllarından ve hayallerinden dahi geçiremeyecekleri çalışma ortamları ve olanakları gördükçe bunların ülkelerine katkıları kalmayacak ve bu gruptaki insanların, beyinlerin yurtdışına gitmesi tam bir beyin göçü ve kaybıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Ülkelerine geri döndüklerinde çok büyük hizmet yapabilmek amaç ve hayaliyle yurt dışına gidip daha sonra elde ettikleri eğitim -deneyimlerle ve büyük heves/heyecanla ülkelerine dönen, ancak gönüllerince ülkelerine hizmet edemeyeceklerini anlayarak çok büyük hayal kırıklığına uğrayanlar kısmen ülkemize bir beyin gücü katkısı yaparlarken tekrar yurtdışına gittiklerinde artık bir daha bunlardan yararlanma olanağı kalmamaktadır. Bu gruptakilerin yurtdışına gitmeyip ülkelerinde kalmaları halinde bile artık göç etmişlerden farkı kalmamakta, tamamen küstürülmekte ve pasifize edilmektedirler.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yurtdışına giden iyi eğitilmiş yurttaşlarımız her ne kadar gittikleri ülkeye hizmet etseler dahi oralarda elde edecekleri deneyimlerle ve ilave eğitimlerle ülkemizin gelişimine çok büyük katkıda bulunacak şekilde &#34;Beyin Gücümüzü&#34; artıracaklar ve ülkemizde bulundukları ortamdan daha da fazla bir şekilde beyin gücümüzün artmasına katkıda bulunacaklardır. Bu gruptaki beyinlerimiz aslında ülkemiz için bir beyin göçü/kaybı değil belki de bizim onlara hiçbir zaman ülkemizde kalmaları halinde sağlayamayacağımız olanaklarla daha da güçlenmiş olarak ülkelerine dönen, dönmeseler bile dışarıdan her zaman ve her yolla ülkelerine katkıda bulunabilen birer beyin gücümüz olacaktır. Bu gruptakilerin her zaman ülkelerine katkıları artan bir şekilde devam edecektir. Bu gruptaki beyinlerimize kısmen devlet (araştırma kurumları/ hastaneleri vs), daha çok oranda kamuoyu sahip çıktığından onların gücünden kısmen yararlanılabilmektedir. Ancak ülkemizin kalıcı eğitim, bilim, teknoloji , araştırma&#38;#38;geliştirme politikalarının olmayışı ve bu alanlarda kurumsallaşamama bu beyin gücümüzden yararlanmamızı engellemekte/ kısıtlamaktadır. Bu kişiler genellikle sadece yazın birkaç hafta/ay ülkemize bazı Üniversitelere gelip seminer/konferans vermekte veya birkaç Türk öğrenciye kendi kurumlarında araştırma olanağı/bursu sağlayabilmektedirler. Bir kısmı da yurt dışında lobi faaliyetlerinde bulunabilmektedir&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yetişmiş insan açığı çeken ülkemizde beyin göçüyle bu açık daha da artmaktadır. Ülkemizin kıt ve sınırlı kaynakları ile yetiştirdiği değerli beyinlerin kaybı, ülkemizin gelişmesini daha da yavaşlatmaktadır. Ayrıca gelişmiş ülkelerin yetişmiş beyinlere daha yüksek ücret ve daha iyi olanaklar sağlaması ile gelişmeleri daha da hızlanmaktadır. Beyin göçü ülkeler arasındaki gelişmişlik farkının daha da artmasına neden olmaktadır. Bu açığı kapatmanın yolu sadece beyin göçünü tersine çevirmek ile mümkün olabilecektir. Ayrıca Türkiye Birleşik Devletler Topluluğu (BDT), Türki Cumhuriyetler ve İslam Ülkelerinden de beyin göçü alma yollarını aramalıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;SONUÇ&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Eğitilmiş insan sermayesinin fakir ülkelerden akışı/kaçışı batı dünyasının bilim ve ekonomisini artırırken, göç veren ülkelerin gelişmelerini yavaşlatmakta/engellemektedir. Buda beyin göçünün az gelişmişlikle özdeşleşmesi anlamına gelmektedir. Beyin göçünü engellemek/kontrol etmek sadece gelişmekte olan ülkenin elinde değildir. Gelişmiş ülkelerdeki iş ve fırsat olanakları olduğu ve daha iyi bir gelecek sunulduğu sürece beyin göçü kaçınılmaz olarak devam edecektir. Yapılacak en iyi iş bunu minimuma indirmektir. Beyin göçünü tersine ve/veya beyin gücüne çevirmede yarar vardır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Ülkemiz insanlarının refah düzeyini artırmak ve yaşam kalitesini yükseltmek bilim, teknoloji ve buluş yeteneğimizin yükselmesine bağlıdır. Bu da ancak yetişmiş beyinlerle başarılabilir. En önemli yatırım eğitilmiş insana yapılan yatırımdır. Refah seviyemizi ancak teknoloji üreterek artırabiliriz. Bunu da bilime, teknolojiye, Ar-Ge’ye ve yetişmiş beyin gücüne gereken önem verilerek başarabiliriz. Ülkemizde beyin göçünü tersine çevirecek akımların acilen güçlendirilmelidir. Bunun için Ar-Ge’ye önem verilip, Tekno-Parklar ve Araştırma Merkezleri kurulup verimli işletilmesinde ve Üniversitelerin cazip hale getirilmesinde yarar vardır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İyi eğitilmiş beyinlerimizden yararlanmak ve beyin göçü sorunu aşabilmek için, bu yönde gerekli ortamları ve mekanizmaları oluşturmak için Devlet Sektörüne (vizyonlu yöneticilerle), Özel Sektöre, Kamuoyu ve Sivil Toplum/İnisiyatif Örgütlerine büyük görevler düşmektedir. Bu beyinlerimize sahip çıkmadığımız takdirde bu beyinlerimiz tamamen ülkemizin kaybı olacaktır. Geçici bir zaman için &#34;Beyin Gücü&#34; kabul edilseler bile zaman içerisinde tamamen bir &#34;Beyin Göçü/Kaybı&#34;na neden olacaklardır&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bugünkü nesil uluslar arası küresel düşünen, objektif ve akılcı nesildir. En önemli sermayemiz iyi eğitimli girişimci genç neslimiz/insanımız olduğunu unutmamalıyız. “Sermayenin ve beynin vatanı yoktur, dikkat etmezsek kaçırırız” Bu vatan bizim hepimizindir, istemeyen gitsin diyebilen kişilerde aç karınlarıyla bu vatanda yaşayamazlar ancak sürünürler. Küresel dünyada ayakta kalabilmenin tek yolu iyi eğitilmiş gençlere, profesyonellere ve bilime değer verilerek başarılabilir.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>bilgi konu: "Sümer Dili ve Yazısı"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=59#post-76</link>
<pubDate>Cum, 05 Mar 2010 10:41:35 +0000</pubDate>
<dc:creator>bilgi</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">76@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;Britanica veya Larousse gibi büyük ansiklopedilere bakarsanız, Sümerce'nin yerli ve yalıtık bir dil olduğundan söz ederler. “Hiç başka bir dil gurubuna ait değildir” derler ve yalıtık (izole) bir dil olarak tanımlarlar. Oysa ki hem cümle yapısı hem de sözcükler Türkçe ile büyük bir benzerlik içindedirler.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sümer dilini önce Sami dilleri ile, daha sonra Hind-Avrupa dilleri ile karşılaştırdılar. Fakat ne biri ne de diğeri Sümerce ile uyum sağlıyordu. Peki, ama neden Ural Altay dilleri ile karşılaştırmaya gerek duymadılar? Nedeni, onlara göre M.Ö. 3000 yıllarında Mezopotamya’da ne Türk toplulukları vardı ne de Macar, onlara göre Türk ve Macarların Anadolu’ya gelişleri en erken M.S. 900 yılları olmalıydı. İşte bu yanlış ve bağnaz görüşleri o gün olduğu gibi halen bugün dahi devam ediyor. Üstelik bizleri de bu yalana inandırdılar. Tarih kitaplarında Türklerin Anadolu’ya geliş tarihleri olarak 1071 Malazgirt savaşı olduğu yazılıdır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Gelelim Sümer diline. Alttaki örneklerde önce Sümerce sözcüğü ve hemen ardından parantez içinde Türkçesini sunuyorum:&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Adda (ata, baba), Ama (anne, ana), Aga (yönetici, ağa), An (tan, gök), Anu (Gök Tanrı), Ar(er, şeref), As (tek, biricik), Bab (baba), Dingir (Tengri), E (ev), Kıya (kıyı), Es (esmek), Gisko (şişko), Dim (dik), Kol (kol), Uiku (Uyku), Kus (kuş), Sag (sağ) Mesu (meşe), Ag (akıl), En (engin, yüce), Ge (gel), Ka (kan), Kanal (kan damarı), De (demek), Duru (durmak), Kur (dağ, kurgan), Kusu (koşmak), Güles (güleç) Bur (delik,burgu), Bal (balta), Bar (barla/parla), İb (ip), Alım (alımlı), Ulu (ulu), Utu (Güneş, Uçtu), Kup (gitmek, kop), Gim (kim), Ir (er), Odun (odun,&#60;br /&#62;
Ot-un)&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sizlere burada 40 sözcük sundum. Kim bilir uzman bir göz kaç tane daha bulabilir. Aradan yaklaşık 5000 yıl geçmiş olmasına rağmen bu kadar çok sözcük ortak ses ve anlam benzerliğini koruyabilmiş ise, iki dilin aynı kök dilden türediği kesindir. Cümle yapısı ve sözcüklerin bitişken oluşu da ayrıca Sümer dilinin Asya Ön-Türk kökenli olduğunu göstermektedir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sümer dilinde ilginç sözler var. Örneğin onların en yüce tanrılar tanrısı Dingir iken, bir de gök tanrısı Anu bulunuyor. Oysa ki yukarıda /An/ sözünün tan ve gök anlamına geldiğini görüyoruz. Günümüz Türkçe’sinde /an/ sözcüğü en kısa zaman aralığı olarak kullanılıyor. Nedeni de güneşin doğuş zamanı olan tan zamanının bir an sürmesi ve bu kısa sürede güneşin ufuktan doğmasıdır. Demek ki, Anu sadece güneşin doğuşunu, doğuş zamanını sağlayan tanrı oluyor. Çünkü, bir de güneş tanrısı Utu var. Utunun kanatlı oluşu güneşin en yüksek durumda olması ve gökteki hareketini sağlaması ile ilgili olduğuna işaret ediyor. Bu da gösteriyor ki Dingir hepsinin üstünde soyut tek yüce tanrı oluyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sümer yazısı resimsel (Piktografik) olarak başlamış, fakat zaman içinde karmaşık çivi yazısına dönüşmüştür. Bu dönüşümü alttaki resimde görmekteyiz.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;&#60;img src=&#34;http://www.sonsuz.us/files/sumer1.jpg&#34; /&#62;&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Resimdeki kil tablet yaklaşık 5,000 yıl eski olup Sümer kültürüne aittir. Uruk şehrinden bunun gibi pişmiş kilden birçok kayıtlı tablet ele geçmiştir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bu tablette görülen şekiller yazıdan daha çok resim görüntüsü vermektedirler. Bu simgesel anlatımın zaman içinde nasıl değiştiğini alttaki resimde, bazı örnekleri ile, görmekteyiz.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;&#60;img src=&#34;http://www.sonsuz.us/files/sumer2.jpg&#34; /&#62;&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İlk şekil “sag” sözcüğü olup /baş/ olarak tanımlanmıştır. Oysa ki bu sözcüğün aslı “sang” şeklinde olması gerekir. Çünkü Ön-Türkçe telaffuzunda /ng/ daima birlikte genizden seslendirilmiştir. Bu açıdan sang = saygın olup toplumda önemli ve sayılan kişiye işarettir.&#60;br /&#62;
Nitekim, Japonca da “san” /saygın/ demektir. Şu halde resim saygın kişiyi belirtmektedir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bu şeklin zaman içinde nasıl değiştiğini ve M.Ö. 1,000 yıllarında tanınmaz bir şekle dönüştüğünü görmekteyiz. Keza, ikinci şekilde bir bacak görülmekte ve bu şeklin bacak anlamında /gin/ sözcüğünü ifade ettiğine sümerolog uzmanlar karar vermişlerdir. Oysa ki Türkçe kökenli bu şekil tek bir bacağı ifade etmek yerine, yürümek eylemini belirten /git/ sözcüğüdür. Gin ile git arasındaki yakın ilişki bu görüşe kesin destektir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Üçüncü sırada görülen şekil açıkça dalgalı suyu belirtmektedir. Bu şeklin OZ damgası olduğundan söz ettim. Bu damganın da zaman içinde iki dikey çizgiye dönüştüğü görülmektedir. Sümer dilinde /a/ sesi ile belirtilen su, Arapça /maa/ ve kadim Mısır dilinde /mu/ oluşu ilginçtir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Dördüncü sırada görülen şekil açıkça bir kuşu simgeliyor. Bu şekil de önceleri herkes tarafından anlaşılabilir iken, zamanla tanınmaz bir çivi yazısı sözcüğe dönüşmüştür.&#60;br /&#62;
Öyle anlaşılıyor ki, tam kavramlar ifade eden ve logografik bir yazı türü olan Sümer yazısı, zaman içinde karmaşık Babil ve Asur çivi yazısına dönüşmüş, anlaşılmaz ve uzmanlık gerektiren karmaşık bir yapıya bürünmüştür. Bu gelişime karşı, doğu Akdeniz kıyılarında Ugarit şehrini kurmuş olan kültür çivi yazısını basite indirgeyerek ilk harfa dayalı abeceyi geliştirmiştir. Akdeniz ve Ege denizinde birçok ada kültürü Ön-Türklerle ilişkili olduğu görüşündeyim. Şöyle ki:&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;CRETA: Bugün Girit olarak bilinen adanın asıl adı CRT sessiz harfleriyle yazılan ve KRT olarak okunan kök sözcük idi. Bu adın anlam OKART = Oklaştır demektir. Zira –ART takısı /oluştur/ anlamını taşır. Örnekler: Yoğurt, Kanırt, Oturt...vs. Miken medeniyetinin işgalci güçleri KRT kök sözcüğünü KReTa =&#38;gt; Creta olarak okumuşlardır. Zira, Girit adasında Miken’lerin gelişinden çok önce Minos kültürü bulunuyordu.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;KNOSSOS: Giritteki Minos kültürünün başşehri Knossos idi. Bu sözün aslı KNS sessiz harflerinin (damgalarının) okunuşu olan OK-ON-IS =&#38;gt; KNOS bu sözden de belirtgeç takısı alarak KNOSSOS olmuştur. OK-ON-IS ise /Evrensel OK’larız/ demektir. Ön-Türkçe ON kök sözcüğü evren demek olduğunu söylemiştim. Ayrıca -IS takısının belirgeç olduğunu bilmeyen Miken halkı bir belirgeç daha ekleyerek Knoss-ıs şeklinde uzatmışlardır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;UGARİT: Doğu Akdeniz kıyılarında, bugünkü Filistin bölgesinde, kadim Finike kültürünün başşehri idi. Bugün ancak kalıntıları bulunmaktadır. Ancak bu şehirde önemli bir yazı türü bulunmuş ve bu yazının Finike abecesinin atası olduğu saptanmıştır. Bu isim KRT sessiz harfleriyle yazılıyordu ve aslı OKART idi. Yani, aynen Girit adında olduğu gibi K =&#38;gt; G dönüşümü olmuş ve OKART =&#38;gt; UGART =&#38;gt; UGARİT olmuştur.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Beyin Enerjimizi Nasıl Kullanabiliriz ?"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=58#post-75</link>
<pubDate>Çar, 03 Mar 2010 13:27:42 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">75@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;Beyindeki her faaliyet, bellli bir enerji üretir. Duygularımızın yönlendirmesi ile oluşan düşünce de beyinde enerji yükünün oluşmasına yol açar. Bu biriken enerjiyi, yönlendirme ile kullanabiliriz. Einstein'ın rölativite teorisine göre, quantlar denen titreşimler, o maddenin cinsine göre titreşimler topluluğu olarak canlanma bulur. Her oluşum, atomun en küçük parçacığı olarak bilinen quant taneciklerinin belli oranda yoğunlaşmasıdır (düşünce, duygu, ışık, madde, herşey).&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Einstein'ın rölativite teorisine göre, quantlar denen titreşimler, o maddenin cinsine göre titreşimler topluluğu olarak canlanma bulur. Her oluşum, atomun en küçük parçacığı olarak bilinen quant taneciklerinin belli oranda yoğunlaşmasıdır (düşünce, duygu, ışık, madde, herşey). Titreşim ve titreşimler topluluğu, kendisinden zayıf titreşime sahip maddeyi kendi etkisine düşürdüğü gibi; kendisinden güçlü titreşimlerin de tesirine girebilir. Bütün herşey için geçerli olan bu doğa yasasına göre; ruhsal yapısı olmayan iki madde titreşim yoğunluklarının gücü ölçüsünden birbirini etkiledikleri halde, hem maddî, hem de ruhsal bir yapıya sahip olan insan, bir cismi veya diğer bir insanı etkileyemez mi? Öz indiksiyon akımında; bir telden bir akım geçerse, o telin etrafında bir manyetik alan oluşur. Bu manyetik alanda bir iletken tel bulundurursak, mevcut manyetik alandan dolayı o telden de bir akım geçmeye başlar.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;İndiksiyon akımı oluşturur. Diğer telde ters yönde bir elektrik akımı oluşur. Transformatör de bu mantıkla çalışır. Bazı kişiler, güçlü ruhsal gelişimleri kapasitesince beyinlerinde önemli bölgeleri devreye sokmuştur (Bazılarında, doğuştan devrededir). Bu kişiler, güçlü verici ve alıcı dalgalar yayar. Karşısındaki kişinin beynine ek kapasite yükleme yapar. Onun güçlü enerjisi, yaydığı dalgaların etkisi iledir. Düşünce de bir enerjidir. Yoğunluğuna göre Hertz dalgalarından daha fazla olarak dalgalar evrene yayılır. Bu yayılan dalgalar, çevremizde ışınım yapan titreşimler yaratır. Bu titreşimler, irademiz dışında, bu düşüncenin konusuna eğilim gösteren diğer düşünce titreşimlerine çarpar. Güçlü iradeve arzu ile yönlendirilen düşünce titreşimleri, istenen mesafe ve mekana ulaştırılır (Uzaktan enerji gönderme). Kendisine düşünce formları gönderilen kişinin aurasında dalgalanır. Telepati, sevgi veya olumsuz duyguların karşıya iletilmesi bu formülle olur. Düşünce formları fiilen kapsadıkları enerjiye doğrudan etki eder. Düşünce ile oluşan beyinsel hareket, organizma hududunu aşar, aurayı titreştirir. Bu titreşimi uzağa iletir, sonra onları almaya uygun beyinlerle irtibata geçirir. Şifalandırmada da benzer yöntem uygulanır. Düşük veya uygun olmayan bir titreşimi, daha süptil güçlü bir frekansla rezone etmektir (Sağaltma, enerji yükleme, şifa ayeti okuma, kanal olma, öpme sırasındaki enerji geçişlerini böyle izah edebiliriz). Bozuk titreşen bir hücre bile, organizmada duygu ve düşüncelerde olumsuz etki yapar. Olumlu veya olumsuz bir duygunun düşüncelerimize, fizyolojimize etkilerini artık biliyoruz (Moral). Beyin programlanmasında nöronların birbirleriyle etkileşime geçerek değişim ve dönüşümleri, şuuru oluşturur. Zikirde aynı kelimenin tekrarı ile hücre grubunu açar, devreye sokar, mananın zuhuru, idrakle kavranımı ile orayı mana istikametinde programlarız.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62; Bilinçlenir ve tekamül ederiz. Bizdeki mevcut o vasıf ortaya çıkar. Keramet veya istidraç, beynin farklı yönlerinin devreye girerek farklı enerjileri devreye sokmaktır. İnsan vücudunda hücre, organ, kas, kemik vesaire, belli frekanslarda titreşir. Bu frekansın değişmesi, o bölgede sorunun olduğunu belirtir ve hastalığı işaret eder. Eğer vücudumuzun bir hücresi bile yanlış frekansta ise bu durum aurayı etkiler. Uygun bir frekans uygulaması ile (renk, taş, enerji terapisi, zikir) bu titreşimi rezone edip dengeyi kurabiliriz. Beden, uygun şartlar altında her zaman orijinal yapısını kazanma eğilimine sahiptir. Kıskançlık, öfke, nefret, korku, evham gibi hisler kalıcı huy haline dönüştüğünde, ciddi organik değişiklikler yaratabiliyor. Olumsuz duygu ve düşünceleri değiştirdiğimiz zaman, fiziksel olarak da değişime uğruyoruz. Doktor Carles Philmore, &#34;İnsan bedeninin ihtiyacı olan bütün ilaçlar zihinsel olarak üretilmektedir, zihindeki yenilenmeler, vücuttaki hücrelerin de yenilenmesine sebep olur.&#34; der. Düşüncelerin şekline göre vücudumuzu bozabilir veya yeniden yaratabiliriz.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Yaşamımız da bu döngünün içindedir. Ruhumuz sürekli özüne, aslına dönmek, bütünleşmek adına gelişmek ister. Gelişmesi için deneyim yaşaması lazımdır. Bilgi, olayı değerlendirmeye alabilmek için gerekli olan altyapının bölümüdür. Gelişme, tekamül için bilginin deneyimlenmesi, uygulanması lazımdır. Ruh, sürekli ihtiyacı olan için düşünce, şekil üretir. Bu hayallerle evrene talep vermektedir. Ona ihtiyacını bildirmektir. Ve evren, bu titreşimlere uygun enerjilerle yeni oluşumları, kişinin yaşamına verecektir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;NE DÜŞÜNÜRSEK, OYUZ...
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Sorunlarınızı Uyurken Çözebilir misiniz?"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=57#post-74</link>
<pubDate>Çar, 03 Mar 2010 12:56:50 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">74@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;Pratik amaçlar için herhalde en önemli soru, rüyalarınızı uyanıkkenki düşünceleriniz kadar dikkatle ele alıp almadığınız ve bunların içinde problemlerinize çözüm arayıp aramadığınızdır. Acaba gerekli önemi yöneltirseniz, doğru yanıtları bulma şansınız artar mı? Rüyaların gerçek hayattaki problemlerimizi çözümlemeye ışık tuttuğunu nasıl ispatlayabiliriz?..&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Rüyaların gerçek hayattaki problemlerimizi çözümlemeye ışık tuttuğunu nasıl ispatlayabiliriz?.. &#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Birçok kez kişilerin, rüyalarında bir sorunu çözerek ya da sanatsal yönden yaratıcı bir fikir ile uyandıkları rapor edilmiştir ki, bu adeta, rüyada koparılan çiçeği uyanınca elde bulmaktır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;En iyi bilinen örnek, yıllarca benzinin molekül yapısının ortaya çıkarmaya çalışmış Alman kimyageri Friedrich August Kekule’nin başından geçmiştir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;1865 yılında, bir gece ateşin başında kestirirken çoğu birbirine yakın, uzun diziler halinde değişik molekül yapıları gördü. Hepsi yılan gibi kıvrıla kıvrıla hareket ediyordu. Ansızın, yılanlardan biri kendi kuyruğunu yakaladı. Kekule “sanki yıldırım çarpmış” gibi uyandığını ve benzinin molekül yapısının kapalı karbon halkası olduğunu anladığını yazdı.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Rüyaların gerçek hayattaki problemlerimizi çözümlemeye ışık tuttuğunu nasıl ispatlayabiliriz? Bir kaç yıl önce uyku ve rüya konusuna ilk eğilenlerden Amerikalı araştırmacı William C. Dement, Stanford Üniversitesi’nin 500 öğrencisine bir problem verdi ve o geceki rüyalarını not etmelerini istedi.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Problem O, T, T, F, F harfleri arasındaki bağlantıyı bulmak ve sonra gelecek iki harfi tespit etmekle ilgiliydi. Zor görülmekle birlikte, kolay bir çözümü olan bu soruya, dokuz öğrenci doğru cevap verebildi. Bunların ikisi problemi, gece yatmadan önce, yedisi ise rüyalarında çözmüştü. İşte biri rüyasını şöyle anlatıyor: “Bir sanat galerisinde duvardaki resimlere bakıyordum. Yürürken resimleri saymaya başladım… bir, iki, üç, dört, beş. Fakat altıncı ve yedinciye gelince, resimler çerçevelerinden ayrıldılar. Boş çerçevelere bakarken, bir esrar perdesinin aralanmakta olduğunu hissettim. Aniden altıncı ve yedinci boşlukların problemin cevabı olduğunu anladım.”&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Problemin çözümü gerçekten altı ve yediydi. O, T, T, F, F harfleri İngilizce bir, iki, üç, dört ve beş rakamlarının baş harfleridir ve sonra gelecek iki doğru harf de, altı ve yedinin baş harfleri olan S ve S olacaktır. Bu rüyalar aklımıza şu soruyu getiriyor: Problem çözen rüyaların, tam olarak neresinde, uyuyan kişi veya beyninin her hangi bir yeri, çözümü kavrıyor?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Esrar, rüyada altıncı ve yedinci boşluklar fark edilince mi, yoksa daha ilk başta resimler sayılmaya başlanınca mı açığa çıkıyor? Beş resmi ve iki boş çerçeveyi sayarak öğrenci, belki de problemi yeniden ortaya koyuyordu; çünkü problem, beş bilinen ve iki bilinmeyenden oluşuyordu. Sayıları sayarken saymanın kendisini çözümü ulaştırdığını fark etmiş olabilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Diğer bir örnek, uyuyan kişinin rüyasında, kendisinin veya kendisini sembolize eden karakterin çözümü keşfederken aynı rüyada başka bir karakterin, çözümü önceden bildiğini destekler. Bir sabah genç bir doktor adayına çözümlemesi için bir problem verdim. İngilizce’de hangi iki kelime “HE” harfleriyle başlayıp, yine “HE” harfleriyle biter?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Doktor çözümü araştırarak, bir kaç dakika düşündü; ama bulamadı. Sonunda en iyi yolun, uyumak üzereyken probleme konsantre olmak olduğuna karar verdi. Sabaha karşı ikide yattı ve altı saat sonra uyandığında, bir rüya hatırladı. Rüyanın kendisini çözüme nasıl ulaştırdığını da fark etti. Rüya şöyle idi:&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;“Bahçemde çiçek topluyordum. Aniden göğsümde kuvvetli bir ağrı hissediyor ve sırt üstü düşüyorum. Juliet, gerçek hayattaki sevgilim, evden gülerek çıkıyor. Gülüşü her zamanki gibi değil ve tuhaf bir şekilde hee… hee.. heee diye sesler çıkarıyor. Bana acımasını beklediğim için, gülmesine şaşırıyor ve kırılıyorum. Bir ambulans çağırıyor ve hastaneye götürülüyorum. Şoföre abuk olmasını, ağrının çok tehlikeli olduğunu söylüyorum ve yolun neden bu kadar uzadığını soruyorum. Bana, yolun tıkalı olduğunu, yola düşen bir beynin yerden alınana dek trafiğin durdurulduğunu açıklıyor. Hastaneye vardığımızda tekerlekli bir sedye ile ön kapıdan geçiriliyorum. Orada bir sürü insanın birikmiş olduğunu ve aynı Juliet gibi güldüklerini görüyorum. Ellerimle ile kulaklarımı tıkamak istiyorum fakat parmaklarımı birleştiremiyorum. Bir odaya alındığımda doktorun biri, “Sana ne olduğunu biliyorum” diyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;- “O zaman beni şu ağrıdan kurtar.”&#60;br /&#62;
- “Kurtarabilirim ama kurtarmayacağım. Ne olduğunu bana anlatmalısın, o zaman kendini iyi hissedecek ve eve geri dönebileceksin.”&#60;br /&#62;
- “Koroner spazmı geçirdim.”&#60;br /&#62;
- “Abuk sabuk konuşma.”&#60;br /&#62;
- “Ben de bir doktorum ve bu yüzden kısa ve özlü konuştum.”&#60;br /&#62;
- “Ne olduğunu herkesin kullandığı kelimelerle anlatana dek seni bırakmamam emredildi.”&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bütün bu konuşmalar olurken, eliyle ağzını gizleyerek gülüyor, hee… hee… diye tiz sesler çıkarıyordu. Çok kızıyorum ve “Beni çok hiddetlendiriyorsun” diyorum, “Ne diye gülüp duruyorsun, bu ağrı hep devam edebilir, sen ne dersen de, istersen halk değimiyle kalp ağrısı de.” Ben bunları söyleyince gülmesi duruyor ve “Eve gidebilirsin” diyor. Ağrıyı hala duyuyorum ama şimdi nerede olduğunu tam olarak kestiremiyorum.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;- “Henüz tam olarak iyi değilim.”&#60;br /&#62;
- “Başka bir doktora görünmelisin, bir uzmana git.”&#60;br /&#62;
Hastaneden ayrılıyor ve Morton Schatzman ile karşılaşıyorum. Bana “İyi olmadığını duydum, sana iki derdin olduğunu söylemiştim” diyor.&#60;br /&#62;
- “Bunları düşünmemek sadece uyumak istiyorum.”&#60;br /&#62;
- “Ne zaman istersen uyuyabilirsin, ama ağrılarla kelimelere dikkat etmelisin”&#60;br /&#62;
- “Bulmacalar başımı ağrıtıyor” diyorum ve o anda tüm ağrılarım geçiyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Rüya böyle bitiyor. Doktor uyanınca, aradığı kelimelerin kalp ağrısı (heartache) ve baş ağrısı (headache) olduğunu buluyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Doktor, doğru yanıtı tam olarak ne zaman keşfediyor? Tıbbi dilde bilgi istemeyen doktor O’na kılavuzluk mu ediyordu? Aynı şeyi Morton da “Ağrılarla kelimelere dikkat etmelisin.” derken yapmıyor muydu? Doktoru ve Morton’u uyuyan kişi yarattığına, onlar rüyaya kendiliklerinden girmediklerine göre, rüya süresince beynin doğru yanıtı bilen bir bölümü, sanki kendisiyle saklambaç oynar gibiydi. Kişi farkına bile varmadan beyninin bir bölümü, uyumadan önce çözümlemiş ve rüya boyunca çeşitli yollarla dikkati doğru yanıta çekmiş olabilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bu rüyayı gören doktor bir süre sonra, not almış olduğumuz rüyayı yeniden okudu ve kendisinin de, benim de gözünden kaçmış bir nokta buldu. “HE” ile başlayıp biten bir başka İngilizce kelime de “HE” idi ve rüyanın hemen ilk başlarında Juliet’in tuhaf gülüşüyle kendini belli etmeye çalışıyordu. Ama rüyanın yaratıcı etkeni ( tabii eğer böyle bir etken varsa ) onunla yetinmemiş olacak ki, rüya başka çözümlere doğru devam ediyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Rüyayı görenlerin, onları doğru yanıta götürebilecek bu rüyaları, sonradan hatırlamamaları olasıdır. Bazen de rüyayı hatırladıkları halde, onun vermeye çalıştığı mesajı veya çözümü anlayamazlar.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bu duruma ait bir örnek Dement tarafından bildirilmiştir. Dement öğrencilerine, H, I, J, K, L, M, N, O harflerinin ne ifade ettiğini sormuştur. Genç bir öğrencisi bu problemden sonra gördüğü rüyaları şöyle dile getirmiştir: “Gördüğüm rüyaların hepsi de suyla ilgiliydi. Birinde köpek balığı avlıyordum, ötekinde deniz dibine dalmışken, kocaman balıklarla karşılaşıyordum. Bir diğerinde şiddeti bir yağmur yağıyordu, sonuncusunda ise bir yelkenli ile dolaşıyordum.”&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bu rüyaları gören öğrenci cevap olarak, “Alfabe” demiş ama Dement’in istediği cevap “Su” idi. İngilizce’de H’den O’ya kadar anlamına H to O derken kullanılan “to” edatı ile “iki” anlamına gelen “two” kelimelerinin okunuşları aynıdır ve böylece Dement, öğrencilerinin, suyun kimyasal formülünü bulmalarını beklemişti.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Önemli olan rüyayı gören kişinin “çiçeği” koparıp koparmaması değil, çiçeğin nereden geldiğidir. Nerede yaratılmaktadır? Şimdiye dek “Beynin bir bölümü” dedik; ama “yöntemleyen” ya da “mekanizma” daha uygun terimler olmaz mı? Rüyada problem çözme yöntemi, uyanıkken problem çözme yöntemiyle bir midir? Rüyada çözümlerin dramatik bir şekilde sunuluşu, bunun, uyanıkkenki mekanizmadan farklı olduğunu ortaya koyuyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Rüyaların çoğunun oluştuğu hızlı göz hareketleri dönemi (REM) uykusunun, önemli fizyolojik ve psikofizyolojik rolü vardır. Bu rolün tam olarak ne olduğunu açığa çıkarmak için bir çok incelemeler yapılmıştır ve üzerinde kuvvetle durulan bir seçenek şudur:&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;REM uykusu sırasında beyin, yakın geçmişte alınan bilgileri depoya kaldırmadan önce analiz eder ve böylece organizmaya, yeni uyarıcılara ulaşmak için bir fırsat verir. REM uykusunun varsayılan bu rolünün, doğru yanıtları bulunduran rüyalarla ilgisi olduğu düşünülmektedir. Bazı yazarlar, rüyaların REM uykusunun amaçsız yan ürünleri olduklarını öne sürmüşlerdir. Problem çözen rüyalarla ilgili olarak aktarılanlarla, tüm rüyaların bir şeyler çözümledikleri ileri sürülmese de en azından bazılarının, gerçekten amaçlarına ulaştıkları belirtilir. Problemlere doğru yanıt getiren rüyaların tümünün REM uykusu sırasında olduğunu söyleyebilmek için de daha derin araştırmalar gerekmektedir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Burada sunulan örneklerde, uyuyan kişi, hep tam “çiçek” ortaya çıktığında uyandı. Bu bir rastlantı mı, yoksa “beynin bir bölümü” doğru yanıtı fark eder etmez kişinin çözümü anlayıp hatırlaması için uyanması gerektiğini bir rastlantı mı, yoksa “beynin bir bölümü” bir annenin, etrafındaki gürültülere aldırmadan uyuyabilmesine karşın, kendi bebeğinin ağlama sesini duyar duymaz, uyanmasına neden olan bölümle aynı mıdır?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Pratik amaçlar için herhalde en önemli soru, rüyalarınızı uyanıkkenki düşünceleriniz kadar dikkatle ele alıp almadığınız ve bunların içinde problemlerinize çözüm arayıp aramadığınızdır. Acaba gerekli önemi yöneltirseniz, doğru yanıtları bulma şansınız artar mı? &#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Morton SCHATZMAN
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Graffiti Nedir?"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=56#post-73</link>
<pubDate>Çar, 03 Mar 2010 12:25:46 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">73@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;Graffiti temel anlamıyla mağara duvarlarına yazılan yazılara verilen addır.Graffiti graffito kelimesinin çoğuludur.Günümüzde mağara duvarlarında bulunan hayvan figürleri çeşitli semboller graffitiye örnektir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;1980'li yıllarda aktif olarak New York şehrinde ortaya çıktı ve dünyaya yayıldı.Ama geçmişi Taki183 denen bir postacının her gittiği yere imini yazmasına dayanır ve zaman içinde graffiti gelişir.New York'ta trenler duvarlar rengarenk değişik karakterli yazılarla süslendi.İllegal oalrak yapılan bu sanattan New Yorklular hiç memnun olmasalar da graffiti sanatçıları yaptıkları işin keyfini çıkarıyordu fakat daha sonra graffiti sanatçılarının vandal olarak nitelendirlmeye başlamasına neden oldu.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Graffiti zaman içinde Önce Avrupaya daha sonra Asya ülkelerine kadar yayıldı.Writerlar videolar çıkarmaya başladı Wildstyle ve Style Wars gibi videoları şimdi Dirty Handz 3,Bajo Tierra 3 ve Overdose gibi videolar takip etmekte.Bununla da kalmadı sadece graffiti sanatçılarına özel sprey boyalar üretildi,cap diye tabir edilen değişik boyutlarda boya püskürten boya başlıkları üretildi ve graffiti günümüzde düzenlenen graffiti organizasyonlarıyla dünyada ve ülkemizde yayılan bir görsel sanat olarak yoluna devam etmekte.Ülkemizin de içinde bulunduğu birçok ülkeden gelen fotoğraflarla güncellenen bir graffiti galerisi olan &#60;a href=&#34;http://www.worldwidewriters.org/&#34; rel=&#34;nofollow&#34;&#62;http://www.worldwidewriters.org/&#60;/a&#62; sitesinde Türk ve dünya graffitisinden,street art larından bolca seçenek bulabilirsiniz.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Bilişim Suçları"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=55#post-72</link>
<pubDate>Çar, 03 Mar 2010 12:14:54 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">72@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;Yerküre üzerinde yaşayan tüm insanlığın, teknolojinin gelişmesine paralel olarak bir değişim ve dönüşüm yaşadığı aşikardır. İnsanoğlu; tüm tarihi boyunca bilgi ve deneyimlerini diğer insanlarla paylaşmak, onlara kendi görüş ve düşüncelerini ulaştırma arayışında olmuştur. Bu arayış içinde bilgisayarı keşfet­mekle kalmamış, bilgisayarı iletişim teknolojisi­nin de katkısıyla tek başına bir araç olmaktan çıkararak interneti keşfetmiştir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;BİLİŞİM SUÇUNUN TANIMI&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bilgisayar, çevre birimleri, pos makinesi,cep telefonu gibi her türlü teknolojinin kullanılması ile işlenilen suçlardır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;BİLİŞİM SUÇLARININ TÜRLERİ NELERDİR?&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Suçların türleri TCK da suç teşkil edecek tüm suçları kapsaya bilmekte veya bu suçlara zemin hazırlamaktadır. Suçların işleme şekilleri;&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Hakaret, küfür, kredi kartı yolsuzlukları, sahte belge basımı, bilgilerin çalınması ve buna bağlı olarak devam edebilecek suçları kapsamakla, birlikte bunlarla sınırlı olmayıp, günden güne değişiklikler göstermektedir. İl Emniyet Müdürlüğümüz Bilgi İşlem Şube Müdürlüğümüz 1999 yılından itibaren değişik birimlerden ve Cumhuriyet Başsavcılıklarından gelen talepler doğrultusunda çalışmalarına başlamıştır. 1999 yılında başlayan çalışmalarımız talebin atması nedeniyle Bilgi İşlem Şube Müdürlüğü içerisinde bulunan Bilgi Sistemi Büro Amirliği bünyesinde çalışmalarını sürdürmüştür. 2002 yılından itibaren Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde İnternet ve Bilişim Suçları Şube Müdürlüğün kurulması sonucu taşra teşkilatı olarak Şube Müdürlüğümüz içerisinde Bilişim Suçları Büro Amirliği adı altına çalışmalarını sürdürmektedir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;ÜLKEMİZDE EN ÇOK KARŞILAŞILAN BİLİŞİM ŞUÇLARINDAN ÖRNEKLER&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;    * Başkalarının adına e-mail göndererek özellikle ticari ve özel ilişkileri zedeleme.&#60;br /&#62;
    * Başkalarının adına web sayfası hazırlamak ve bu web sayfasının tanıtımı amacıyla başkalarına e-mail ve mesaj göndermek ve bu mesajlarda da mağdur olan şahsın telefon numaralarını vermek.&#60;br /&#62;
    * Kişisel bilgisayarlar yada kurumsal bilgisayarlara yetkisiz erişim ile bilgilerin çalınması ve karşılığında tehdit ederek maddi menfaat sağlanması&#60;br /&#62;
    * Şirketlere ait web sayfalarının alan adının izinsiz alınması ve bu alan adlarının karşılığında yüklü miktarlarda para talep etmek.&#60;br /&#62;
    * Özellikle Pornografik içerikli CD kopyalamak ve satmak.&#60;br /&#62;
    * Sahte evrak basımı gibi çok farklı konuları içerebilmektedir.&#60;br /&#62;
    * NOT: Unutmayın bu tür suçların tek mağduru siz değilsiniz. Karşılaşılmış olan durumdan utanmadan tüm deliller ile birlikte en yakın Cumhuriyet Başsavcılığına başvurunuz.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;BİLİŞİM SUÇU İLE KARŞILAŞTIĞINIZDA YAPABİLECEKLERİNİZ&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;   1. Yasadışı siteler (web sayfaları) ile ilgili şikayetlerinizi &#60;a href=&#34;mailto:155@iem.gov.tr&#34;&#62;155@iem.gov.tr&#60;/a&#62; adlı e-mail ihbar adresine bildirebilirsiniz.&#60;br /&#62;
   2. Şahsınız ile ilgili şikayetçi olduğunuz konular ile ilgili elde edebildiğiniz tüm deliler ile birlikte en yakın Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek şikayetçi olabilirsiniz.&#60;br /&#62;
   3. İl Emniyet Müdürlüğümüz tarafından yürütülmekte olan tüm tahkikatlarda Savcılık talimatı veya Mahkeme kararı esas alınmaktadır.&#60;br /&#62;
   4. Şikayetçi olduğunuz konular ile ilgili olarak yapılacak çalışma neticesinde ISP(İnternet Servis Sağlayıcının) yurt dışında bulunması durumunda Adli Makamlar tarafından yapılacak olan Adli İstinabe ile konunun takibi yapılabilmektedir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;BİLİŞİM SUÇLARI İLE İLGİLİ OLARAK MAĞDUR OLMADAN ÖNCE YAPILABİLECEKLERİNİZ&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;   1. Şirketinize veya şahsınıza ait önemli bilgilerinizin yer aldığı bilgisayarınız ile özel güvenlik önlemleri almadan internete bağlanmayınız.&#60;br /&#62;
   2. İnternet ortamında %100 güvenliğin hiçbir zaman sağlanamayacağını unutmayın!&#60;br /&#62;
   3. Özellikle Chat ortamında bilgisayarınıza saldırılabileceğini;&#60;br /&#62;
   4. Chat de tanıştığınız kişilere şahsınız, aileniz, adres, telefon, işiniz v.s. konularda şahsi bilgilerinizi vermemeniz gerektiğini unutmayın!&#60;br /&#62;
   5. İnternet ortamında tanıştığınız kişilere kredi kartı bilgilerinizi vermeyin.&#60;br /&#62;
   6. İnternet üzerinden yapılan yazışmalarınızda karşınızdaki kurumlarla özel bir yöntemle yazışmanızda fayda olacaktır. Bu şekilde sizin adınıza birlikte ticaret yaptığınız şirketlere asılsız bilgiler veya sizi kötüleyici bilgiler gönderilse bile karşı taraf bunun sizden gelmediğine emin olacaktır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;BİLİŞİM SUÇLARI İLE YAPILAN ÇALIŞMALARIN HUKUKİ DAYANAKLARI&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;   1. Bilgisayar Yoluyla Dolandırıcılık TCK 503-507: Dolandırıcılık ve İflas&#60;br /&#62;
   2. Bilgisayar Yoluyla Sahtecilik TCK 316-368: Sahtecilik Suçları&#60;br /&#62;
   3. Kanunla Korunmuş Bir Yazılımın İzinsiz Kullanımı 5846'nolu Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK)&#60;br /&#62;
   4. Yasadışı Yayınlar TCK 125-200: Devletin Şahsiyetine karşı cürümler;&#60;br /&#62;
          * TCK 480-490: Hakaret ve Sövme Cürümleri&#60;br /&#62;
          * TCK 426-427: Halkın ar ve haya duygularını inciten veya cinsi arzuları tahrik eden ve istismar eder nitelikte genel ahlaka aykırı: ve diğer anlatım araç ve gereçleri.&#60;br /&#62;
   5. Bilgisayar Sistemlerine ve Servislerine Yetkisiz Erişim ve Dinleme &#34;Bilişim Alanında Suçlar TCK 525a, b, c ve d&#34;. Maddeleridir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;YENİ TCK'DA BİLİŞİM SUÇLARI&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girecek olan yeni TCK'nın kapsamında, bilişim sistemlerine karşı işlenen suçları da gerekçeleriyle birlikte yer alıyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bilişim sistemine girme, sistemi engelleme,bozma, verileri yok etme veya değiştirme, tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbiri uygulanması, banka ve kredi kartlarının kötüye kullanılması kapsamındaki suçları tanımlayan kanun maddeleri TCK'nın 243 -246.maddelerinde yer alıyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bilişim sistemine girme&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;MADDE 243. - (1) Bir bilişim sisteminin bütününe veya bir kısmına, hukuka aykırı olarak giren veya orada kalmaya devam eden kimseye iki yıla kadar hapis veya adli para cezası verilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;(2) Yukarıdaki fıkrada tanımlanan fiillerin bedeli karşılığı yararlanılabilen sistemler hakkında işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranına kadar indirilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;(3) Bu fiil nedeniyle sistemin içerdiği veriler yok olur veya değişirse, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;MADDE 244. - (1) Bir bilişim sisteminin işleyişini engelleyen, bozan, sisteme hukuka aykırı olarak veri yerleştiren, var olan verileri başka bir yere gönderen, erişilmez kılan, değiştiren, yok eden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;(2) Bu fiillerin bir banka veya kredi kurumuna ya da bir kamu kurum veya kuruluşuna ait bilişim sistemi üzerinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;(3) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan fiillerin işlenmesi suretiyle kişinin kendisinin veya başkasının yararına haksız bir çıkar sağlamasının başka bir suç oluşturmaması hâlinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezasına hükmolunur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;MADDE 245. - (1) Başkasına ait bir banka veya kredi kartını, her ne suretle olursa olsun ele geçiren veya elinde bulunduran kimse, kart sahibinin veya kartın kendisine verilmesi gereken kişinin rızası olmaksızın bunu kullanarak veya kullandırtarak kendisine veya başkasına yarar sağlarsa, üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası ve adli para cezası ile cezalandırılır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;(2) Sahte oluşturulan veya üzerinde sahtecilik yapılan bir banka veya kredi kartını kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlayan kişi, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, dört yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbiri uygulanması&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;MADDE 246. - (1) Bu Bölümde yer alan suçların işlenmesi suretiyle yararına haksız menfaat sağlanan tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.
&#60;/p&#62;</description>
</item>
<item>
<title>efsa konu: "Asit Yağmurları Nedir Nasıl Oluşur?"</title>
<link>http://www.bilgipedi.net/topic.php?id=54#post-71</link>
<pubDate>Çar, 03 Mar 2010 12:10:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>efsa</dc:creator>
<guid isPermaLink="false">71@http://www.bilgipedi.net/</guid>
<description>&#60;p&#62;Asit yağmurları, fosil yakıt atıklarının doğal su döngüsüne karışmasıyla oluşur. Kömür ve petrol gibi fosil yakıtların yakılması sonucu atmosferde kükürt ve azot içeren gazlar birikir. Bu gazlar havadaki su buharıyla birleşince bir kimyasal tepkime meydana gelir. Bu tepkime sonucunda sülfürik asit ve nitrik asit damlaları oluşur.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Güneş ışığı bu tepkimelerin hızını artırır. Yeryüzündeki sular Güneş’in etkisiyle ısınınca, bunların bir kısmı buharlaşarak yükselir ve atmosfere karışır. Böylece yükselen nemli havadaki su buharı yoğunlaşarak yeniden sıvı durumuna geçer. Bunlar da bulutları oluşturur. Sonuçta oluşan, çok miktarda kükürt ve azot içeren bu tip yağmurlara “asit yağmurları”denir. Atmosferdeki asit, yalnızca yağmurlarla değil, kar, sis, havadaki gazlar ve tanecikler yoluyla da yeryüzüne iner.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Hava Kirliliği ve Asit Yağmurları&#60;br /&#62;
İnsanların faaliyetleri sonucu meydana gelen üretim ve tüketim faaliyetleri sırasında ortaya çıkan atıklarla hava tabakası kirlenerek, yeryüzündeki canlı hayatını tehdit eder bir konuma gelir. Yeryüzündeki canlı hayatın sürmesi için vazgeçilmez bir yere ve öneme sahip olan hava tüm hayatı etkileyecek biçimde endüstriyel artıklarla değişik yollardan kirlenmektedir. Bu kirlenme ilk kez 1940-1950’li yıllarda gelişen sanayileşmenin bir sonucu olarak dünyanın çeşitli şehirlerinde havanın aşırı kirlenmesiyle görülmeye başlandı. İşte bundan dolayı “insanlar tarafından atmosfere karıştırılan yabancı maddelerle hava bileşiminin bozulmasına” hava kirliliği denildi. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre: “Hava kirliliği, canlıların sağlığını olumsuz yönden etkileyen veya maddî zararlar meydana getiren havadaki yabancı maddelerin, normalin üzerindeki yoğunluğudur.”&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Hava kirliliğine yol açan unsurlar ya doğrudan fabrika bacalarından, egzoz gazlarından havaya karışıyor yada havadaki diğer gazlarla birleşerek, havanın kirlenmesine yol açıyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Ayrıca sanayi işletmelerinin çıkardığı baca gazları havadaki oksijen ve su buharı ile birleşerek, bir dizi kimyasal reaksiyonlar sonucu asit yağmurlarına dönüşür. Asit yağmurları toprağın yavaş yavaş asitlenmesine yol açarak, ağaçların ve bitkilerin topraktan beslenmesine engel olur. Asit yağmurları ayrıca çeşitli yollardan sulara karışarak, sulardaki canlıların hayatını da etkiler.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Havadaki karbon tozları, katı parçacıklar, karbonmonoksit, kükürt dioksit, doymamış hidrokarbonlar, aldehitler ve diğer kanserojen maddeler insanlarda solunum yolları hastalıkları, nefes darlığı ve akciğer kanseri gibi değişik hastalıklara yol açarlar.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Sanayileşme ile büyük hız kazanan hava kirlenmesi özellikle büyük kentlerin çevresinde yoğunlaşmaktadır. Çünkü büyük kentler ve onların çevresinde yoğunlaşan üretim ve tüketim faaliyetleriyle artıklar hızla çoğalıyor. Ayrıca egzoz gazları, trafik tıkanıklıkları ve gürültü de hayatın kalitesini hızla düşürmektedir.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Havanın gaz halinde ve sürekli hareket içinde olması rüzgarlarla kirlenmeyi yeryüzü ölçüsünde yaygınlaştırıyor. Bu bağlamda en çok zararı ise ormanlara veriyor. Büyük kentlerde alt yapı yatırımlarının hazır olması, deniz, hava ve kara yolu ulaşımının kolaylığı yatırımların büyük kentlerin çevresinde yoğunlaşmasına yol açıyor. İşgücü ve pazar açısından çok uygun olan büyük kentler, üretim ve tüketim faaliyetlerinin en yoğun olduğu yörelerdir. Bu yoğunluk, hava kirlenmesinin büyük kentlerde ileri boyutlara ulaşmasına neden olmaktadır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Bütün bunların en önemli sebeplerinden birisi sanayi ve teknolojilerimizin bir sonucu olan asit yağmurları. Uzmanların bildirdiklerine göre bunun kaynağı sanayi kuruluşlarıdır. Özellikle termik santrallerin bacalarından çıkan dumanların içinde bol miktarda kükürtdioksit ve azot oksit gibi gazlar bulunmaktadır. Bunlar atmosferdeki nem ile birleşince yakıcı asitlere (sülfirik asit, nitrik asit vb.) dönüşmekte kar, yağmur, sis yağışlarıyla da yeryüzüne ulaşmaktadır. İşte bunlara asit yağmuru deniliyor.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Asit yağmurları, göller ve nehirler gibi sular dünyasına düştüğünde bunların asitlik derecesini arttırır. Balıklar sudaki asitlik değişimine çok duyarlı oldukları için böyle sularda yaşayamazlar. Gerçekten de, Baltık ülkelerindeki göller İngiltere’deki ağır sanayi bölgelerinden kaynaklanan asit yağmurları ile asitleşmiş ve bu göllerde birçok balık türü ortadan kalkmıştır.&#60;/p&#62;
&#60;p&#62;Asit yağmurları hayvanlar ve bitkiler gibi canlı varlıklara zarar vermekle kalmaz, taşınmaz kültür varlıklarını da olumsuz yönde etkiler. Örneğin, kent içi ya da kent dışındaki tarihî binalar, açık hava müzeleri, binlerce yıllık antik kentlere ait yapılar veya Nemrut dağında olduğu gibi taş anıtlar asit yağmurlarıyla yıpranmakta ve dağılmaktadır. Asit yağmurları bitki toplumlarının, örneğin geniş ormanların toprak üstü kısımlarında yakıcı zararlar oluşturduğu gibi, toprakların yapısını da bozmakta, toprak içindeki bitki köklerinin hastalanmasına ve toprağa can veren mikroorganizmaların ölmesine neden olmaktadırlar.
&#60;/p&#62;</description>
</item>

</channel>
</rss>
